İSTİKRAR ABİDESİ!


İSTİKRAR ABİDESİ!

Ne kadar istikrarlı bir Cumhurbaşkanımız var!

20 ay önce Dolar 3 lirayı geçtiğinde ne dediyse, bugün Dolar 6 lirayı geçtiğinde de aynısını söyledi!

Bir an evvel yastıklarınızı değiştirip, altında Dolar/Euro olan modellerden almanızı öneriyorum, böylece “yok!” diyerek mahcup olmaktan da kurtulursunuz!

Ben bunları yazana kadar Dolar 6,55’i de görmüş maalesef…

Öte yandan, 14 yıl önce ailecek Çin’e yerleştiğimizde 1 TL = 6 RMB (Yuan) idi, ne yazık ki bugün başa baş noktasına kadar düşmüşüz.

İnşallah birileri; “1 TL = 1 RMB oldu, çok çalıştık ve sonunda Çin’i yakaladık!” diye bir eşek şakası yapmaya kalkmaz, çünkü Milletin şaka kaldıracak hali kalmadı’

Zaten bugün kameraların karşısında gülerek ekonomiye giriş dersi pardon ekonomik tedbirler fıkrası anlatan Ekonomi Bakanı da kimseyi güldüremedi!

Yüce Allah zor günler geçiren Milletimizin yardımcısı olsun, Ülkemizi bu hale getiren AKP’lilere de akıl fikir ihsan eylesin.

Selam ve sevgilerimle.

Zafer KARADAĞ
www.harclik.net
10 Ağustos 2018, Taşkent

Yazılarım kategorisine gönderildi | İSTİKRAR ABİDESİ! için yorumlar kapalı

ALİ KOÇ VE ATATÜRK


ALİ KOÇ VE ATATÜRK

Değerli Hemşehrim ve doktor dostum, Gülten ŞİMŞEK Hanımefendi’nin GS’li yüreğinden ve kaleminden fışkıran aşağıdaki samimi satırlar, sevgili Başkanımız Ali KOÇ’un, Türk Sporu’nda çok özlenen dostluk ortamına, daha şimdiden son derece değerli katkılarda bulunduğunun bir kanıtıdır.

Spor, barış ve kardeşlik demektir, sevgili Ali KOÇ’la birlikte, biz Fenerbahçeliler de, bu kardeşliğin pekişmesi ve bir daha zedelenmemesi için elimizden gelen azami katkıyı sağlayacağız.

Bu vesileyle, ”2018-2019 Lefter KÜÇÜKANDONYADİS Süper Lig Sezonu”nun tüm kulüplerimize ve taraftarlarına hayırlı olmasını diliyor, Avrupa Kupalarında mücadele eden tüm takımlarımıza da başarılar diliyorum.

Kalpler Beraber.

Sarı-Lacivert selam ve sevgilerimle.

Zafer KARADAĞ
Kurucu Başkan
Çin’deki Fenerbahçeliler Derneği
https://groups.yahoo.com/neo/groups/CindekiFenerbahcelilerDernegi/info
3 Ağustos 2018

***

ALİ KOÇ VE ATATÜRK

Nasıl yazıyorsun diye soruyorlar? Nasıl mı yazıyorum? Bilmiyorum. Etkileniyorum. Duygularıma hücum oluyor. Kalbime giriyor. Ya da duygularımı alt üst eden, yüreğime dokunan. Ya da bu da olmaz ki dediğimde ben de deprem yaratan. Velhasıl bana ulaşan… Beni kanatan… Acıtan… Mutlu eden… Ayaklarımı yerden kesen veya karabasan gibi üstüme gelen olaylar için naçizane bir şeyler karalıyorum. Okurlarım olarak beni yüreğinize kabul ettiğiniz için sizlere çok müteşekkirim. Okunsun diye değil de, dokunsun diye yazıyorum. Ve esas konuya gireyim.

Kendisini çok beğeniyorum. Karizması… Vizyonerliği… Tarzı ve tevazusu çok hoş. Etkileyici konuşuyor. Hepimize umut olmaya başladı. Birilerinin kalbini çalacaksan, en güzel yol sivil toplum kuruluşlarından geçiyor. Bu ülkenin en büyük camiasının atan kalbi olmak. Tüm Fenerbahçeliler hayranlıkla Ali Koç’u seyrediyor.

Nasıl bir vizyon anlatılır gibi değil. Kocaman bir perde, hepimiz seyrediyoruz ve seyrettik. Tüm ülke büyülenmiş durumda. İçi boş ceviz gibi olan insanları çok önemli bulmuyorum. İnsan gelişecek, erecek, olgunluğu ile… tavırlar ile… sempatisiyle.. hoş olmalı. Akılla tevazuyu birleştirince ortaya büyüleyici bir etki çıkıyor.

Bir GS’li olarak çok mutlu oldum Ali Koç’un başkanlığına. Fenerbahçe yeni şarkılar söylüyor. Taraftarına eliyle işaret etse, hemen herkes aynı şarkıyı söyleyebilir. Aurası kasıp kavuruyor. Nasıl bir karizma, nasıl bir karizma… Cesareti, açık yürekliliği karşısında saygıyla eğilme ihtiyacı hissettiriyor insana. Yüreği omuzlarından fazla yük kaldırıyor.

Kalbinin içine sevgiyle koymuş tüm taraftarını ve halkını. Şu an da en büyük sivil toplum kuruluşunun başkanı sıfatı ile kürsüden sarı diye bağırdığında, yıkılırcasına lacivert sesleri göğü kaplıyor. Elini kaldırsa, herkes canını bırakıp O’na koşar.. Büyüleyici durumu adeta aşık ediyor insanı.

Kabul etmek gerekli ki kocaman bir camia. Bu camianın tavrı çok önemli. Adım atsalar bir sivil toplum kuruluşu olarak yeri göğü titretirler. Fenerbahçe aktivite merkezli bir sivil toplum kuruluşu. Sporla bütünleşmiş. Sivil toplum kuruluşları bir milletin dünyaya karşı duruşunu belirleyen ve milletin kendini güçlü hissetmesini sağlayan en önemli bir kuruluş.. Her bir sivil toplum kuruluşunun, kuruluş amacı farklı olsa da birlikten güç doğar ilkesi ile bir şeyler yaratmaya çalışıyorlar. Fenerbahçe taraftarı da birlikten güç doğurdu.

Umutsun Ali Koç. Umutlarımızın geleceğimizin bir tavuk gibi yolunduğu ortamda Güneş gibi doğdun. Sen geleceksin. Sen değişimsin. Sen güzel bir rüzgarsın.. Sayın Ali Koç’un bir konuşmasındaki; ‘İyi insan olun, adil olun, merhametli olun’ söylemi hala kulaklarımda. Adaletin kutsandığı yaşam..

Atatürk’ün kurduğu ülküde olabilmek ve hep bu ülküde yürümek. Ben bir kadın olarak kazanımlarımı asla kaybetmek istemem. Ata’mın yolundayım. Ali Koç da Ata’nın yolunda. Kocaman camia Ata’nın yolunda.

Ve Ali Koç; “Önemli olan Atatürk’ün hangi takımı tuttuğu değil, hangi takımın Atatürk’ün izinden gittiğidir” diyerek, Ata’nın yolunda bir kurum olduklarını cesurca söyledi.. Cesaret karakter işi. Ve Seni Saygı ile selamlıyor. Cesaretin için alkışlıyorum Sayın Ali Koç. (Dr. Gülten ŞİMŞEK)

Yazılarım kategorisine gönderildi | ALİ KOÇ VE ATATÜRK için yorumlar kapalı

TÜRKİYE – ÇİN ARASINDAKİ DIŞ TİCARET AÇIĞI KAPANIR MI?

TÜRKİYE – ÇİN ARASINDAKİ DIŞ TİCARET AÇIĞI KAPANIR MI?

Sevgili dostum Müjdat Güler’in “TÜRKİYE ÇİN ARASINDAKİ DIŞ TİCARET AÇIĞI KAPANIR MI?” sorusuna verdiğim cevabın ilginizi çekeceğini düşünerek sizinle de paylaşmak istedim.

***
Önce şunu ifade etmeliyim; benim gibi 1985 yılından beri Türkiye’nin ihracatını artırmayı hayatının merkezine koymuş, idealist bir ihracatçı, sadece Çin değil, Dünyadaki 198 ülke ile yapılan dış ticarette ihracatımızın ithalattan fazla olmasını arzu eder.

Ancak %90 dış ticaret açığı verdiğimiz Çin’den yapılan ithalatın büyük çoğunluğunu, diğer ülkelere yaptığımız ihracatın omurgası diyebileceğimiz ara mamüller oluşturuyor.

Eğer son 30 yılda Çin’in yarattığı ekonomik büyüme mucizesi olmasaydı, biz o ara mamülleri Amerika ve Avrupa’daki gelişmiş ülkelerden almaya devam edecek ve bunun için de yaklaşık %25 daha fazla para ödeyecektik.

Dünyanın fabrikası kimliğine bürünen Çin sayesinde, pek çok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de enflasyonla mücadelede başarı sağlanmıştır.

Benzer şekilde, enerji ithalatımız nedeniyle %80 dış ticaret açığı verdiğimiz Rusya ile de sadece ihracatı artırarak bu açığı kapatmanın çok zor olduğu gerçeğini kabul ederek alternatif çözümler üretmeliyiz.

Tabii ki ihraç ürünlerimizin hem çeşitlerini, hem miktarlarını, hem de kg başına değerini artırmak değişmez önceliğimiz olmalıdır.

Ancak bazı engellemelerin ivedilikle kaldırılması için Ankara’nın Pekin’e baskı yapması gerekiyor.

Örneğin onlarca ülkeden yüzlerce çeşit taze meyve ve sebze ithal etmekte olan Çin’e Türkiye’nin sadece kiraz (hem de 16 gün soğukhava deposunda bekletmek gibi ağır bir koşulla!) ihraç etmesine izin verilmesi kesinlikle kabul edilemez!

Mısır ve avuç içi kadar Güney Kıbrıs bile Çin’e narenciye ihraç ederken, bize yasak konulması haksızlığın dik alasıdır!

Öte yandan, hizmet sektörümüz için muhteşem fırsatlar sunmaya devam eden Çin pazarında, 970 milyon Çinlinin etkin internet kullanımı sayesinde neredeyse sıfır nakit para taşıyarak tüm ihtiyaçlarını cep telefonundan satın almaya başladığı göz önüne alındığında, Türk yazılım şirketleri ve start-up’lar için adeta bir derya olduğu ortaya çıkacaktır.

Bu açığın azalması için turizmin ve özellikle sağlık turizminin önemli bir argüman olduğu da aşikardır.

Sadece estetik cerrahi ve diş tedavisi için yurtdışına giderek milyarlarca Dolar harcayan Çinlilere, içinde balonlu Kapadokya, yamaç paraşütlü Fethiye, Pamukkale, Bodrum, Marmaris, Truva, Bergama, Kuşadası, Kapalı Çarşı, Kız Kulesi, Boğaz Turu, Topkapı, Safranbolu, Ankara Medeniyetler Müzesi, Anıtkabir, TBMM turu vb. hediyeler bulunan sağlık turizmi paketlerini satmak zor değil, sadece vizyon gerekiyor.

Yurt dışında en çok emlak yatırımı yapanlar da Çinliler, özellikle Amerika, Kanada ve Avustralya’yı ihya ettiler.

Son zamanlarda Avrupa ve Dubai’de gayrimenkul alan Çinlileri Türkiye’ye de çekmek ve özellikle otelcilik alanında yatırımlarını artırmak, böylece daha fazla Çinli turistin gelmesine bir gerekçe daha sunmak mümkün ama yıllardır ben söylüyorum, Mujdat Guler dinliyor. :)

Avrupa Gümrük Birliği üyesi olan Türkiye’de üretim yapınca AB ülkelerine hem vergisiz ihracat, hem de TIR’la bile bir kaç gün içinde teslimat gibi, Çin ile mukayese dahi edilemeyecek avantajlar sunduğumuzu adam gibi anlatacak tanıtımlar yapılsa, sadece dış ticaret açığımızı değil, istihdam açığımızı da azaltabiliriz.

14 yıldır Çin’de yaşayıp, ihracatımızı artırmaya çalıştığım için, benim daha söyleyecek çooook sözüm var ama sakalım olmadığından yine dinlenmeyeceğini bildiğim için, son olarak 3 şey daha yazıp nokta koyacağım.

1- Yedi yıldır kurulması için çaba sarfettiğimiz Türk Ticaret ve Sanayi Odası’nın bir an önce kurulması şarttır.

2- Sayın Kürşad Tüzmen’in bakanlığı döneminde başlattığım ve sayın Zafer Çağlayan tarafından bakanlık onayı ve uygulanması talimatıyla TİM’e gönderilen, şahsıma ait Türk Ticaret ve Lojistik Merkezi (daha sonra benzer isimle başka ülkelerde uygulamaya konulan proje benim gözümde emlakçılıktan başka bir şey değildir!) projesi, Türkiye’nin Çin’e ihracatına çok ciddi katkı sağlayacak bir projedir ve derhal hayata geçirilmelidir.

3- Yine ihracatımıza önemli katkılarda bulunacağına inandığım ancak 5 yıl önce müracaat ettiğim Ekonomi Bakanlığı’nın raflarında tozlanmakta olan Gen-Türk Türk İhraç Ürünleri Fuarı (www.Gen-Turk.com)’nın ilki bu yıl sonuna kalmadan açılmalıdır!

Umarım verdiğim bilgiler ve naçizane öneriler, BU DEFA OLSUN kulak arkası edilmez.

Selam ve sevgilerimle.

Zafer KARADAĞ
www.harclik.net
25 Temmuz 2018, Taşkent

Yazılarım kategorisine gönderildi | TÜRKİYE – ÇİN ARASINDAKİ DIŞ TİCARET AÇIĞI KAPANIR MI? için yorumlar kapalı

WILDFIRE IN GREECE

My dear Greek friends,

I have just heard about the bad news in Greece.

I’d like to pass my condolonces to you, your families and all Greek people for those who died during the fire disaster near Athen.

I am so sad.

Zafer KARADAG
www.harclik.net
24.07.2018, Tashkent

Yazılarım kategorisine gönderildi | WILDFIRE IN GREECE için yorumlar kapalı

BAKMAK YETMEZ, ASLOLAN GÖRMEK!

BAKMAK YETMEZ, ASLOLAN GÖRMEK!

Aşağıdaki “Asıl fırtına daha yeni başlıyor!” başlıklı köşe yazısını paylaşan bir arkadaşım; “okurken yüreğim kaldırmıyor!” diye not düşmüş.

Keşke yüreğim kaldırmıyor diyerek, gözlerimizi ve kulaklarımızı kapatmakla ekonomik krizlere engel olabilseydik ama maalesef böyle bir Dünya yok!

Sizinle bir kriz hatıramı paylaşacağım.

22 Mart 1994’te İstanbul’da müşterisi olduğum Yapı Kredi Bankası şubesine gittim ve kredi bankosundaki memureye şirketimin kredi borcunu kapatmak istediğimi söyledim.

Biraz sonra kredi servisinin şefi Hasan Bey geldi ve;
– “hayırdır Zafer Bey, sizin kredinin vadesine daha çok var, bir kusurumuz mu oldu?” diye sordu. Ben de;
– “hayır kardeşim, sağolun, sizden bir şikayetim yok, sadece kredi borcumu ödemek istiyorum” dedim.

Derken bu defa şube müdürü geldi ve;
– “hoşgeldin patron, buyur bir kahve ikram edeyim” diyerek koluma girdi ve adeta sürükleyerek odasına götürdü. Sonra da dedi ki,
– “Zafer Bey, şubemizden kredi talep eden o kadar firma var ki, bilsen şaşarsın. Ama biz kolay kolay kredi vermiyoruz, oysa sen gelip kredini kapatmak istemişsin, eğer bizim memurlar bir yanlış yapmadıysa, neden vadesinden önce kapatmak istediğini söyler misin?”

Pencereyi gösterdim ve sordum;
– “Müdürüm, sana bir benzetmeyle cevap vereyim, gündüz vakti kararan gökyüzündeki şu bulutları görüyor musun?” Müdür havaya baktı ve omuzunu silkip, umursamaz bir tavırla;
– “gördüüüm” dedi. Ben;
– “Peki, sence o bulutlar ne getiriyor?” diye sorunca, Müdür güldü ve;
– “Ne getirecek patron, yağmur tabii” dedi.
– “Hah!” dedim, “işte bence o kara bulutlar yağmur değil kriz getiriyor!”

Uzatmayayım, Müdürün “olur mu öyle şey?” demesine aldırmadan, 31 Mart’a kadar olan dönem faiziyle birlikte (o 9 günlük haksız tahsilatı hala unutamıyorum ve helal etmiyorum) tüm kredi borcumu ödeyip, rahatlamış bir duyguyla Vatan Caddesi’ndeki şirketime döndüm.

Malumunuz iki hafta sonra, 5 Nisan 1994’te Cumhuriyet tarihimizin en ağır ekonomik krizlerinden biri patlak verdi! 19.000 TL olan Amerikan Doları, bir gecede 40.000 liraya çıktı! Faizler tavan yaptı, ekonomi çöktü, insanlar işlerini kaybetti, peşpeşe iflaslar ve intihar haberleriyle sarsıldık ve tarihi bir kriz vuku buldu!

Bir ay kadar sonra, telefonum çaldı, sekreterim; “Yapı Kredi’nin şube müdürü arıyor” dedi. Müdür;
-“Zafer Bey, şimdi genel müdür yardımcımız aradı, yarın kaçta müsait olacaksanız ziyaretinize gelmek istiyoruz” deyince güldüm;
-“Hayırdır müdürüm, vergi dairesinden verdikleri teşekkür belgesi için kutlamaya mı geleceksiniz?” Müdür;
-“Patron, onu bugün duydum ve çok takdir ettim, içtenlikle kutlarım ama ziyaretin sebebini bilmiyorum, yarın kendisinden öğreniriz.” dedi ve ertesi gün saat 10 için randevulaştık.

Elinde bir kutu çikolata ve Yapı Kredi Bankası yayınlarından seçilmiş bir set kitap hediyesiyle arz-ı endam eyleyen, ak saçlı misafirimiz, kahvesinden bir yudum alır almaz, kız istemeye gelmiş bir kayınpeder edasıyla;
-“Sebebi ziyaretimiz” diye söze başladı, “Zafer Bey, ben 33 yıllık iyi bir bankacı olduğum halde, 5 Nisan krizini öngörememiştim ama maşallah siz krizden iki hafta önce şubemize gelip, o kara bulutların yağmur değil, kriz getirdiğini söylemişsiniz. Bu yüzden genel müdürlükte herkes sizden söz ediyor, ben de hem sizi tanımak, hem de tebrik etmek için geldim. Nasıl böyle bir erken teşhiste bulunabildiniz, lütfen paylaşır mısınız?”

Bu samimi soruya benim cevabım özetle şöyle olmuştu;
-“Ocak ayından beri iyice bozulan ekonomik verilere karşın, Hükümet’in devekuşu misali kafasını gömerek ısrarla sürdürdüğü siyasi tutarsızlıklara sadece bakmak yetmezdi, ben görmeye çalıştım ve 21 Mart Pazartesi günü krizin geleceğinden emin olunca da, ertesi günü çalıştığımız bankalara gidip kredilerimi kapattım.”

Misafirimiz;
-“Bu gerçekten takdire şayan, bakmakla görmek arasındaki farkın en güzel örneğini verdiniz, sizi samimiyetle kutluyorum. Bankamızın kapısı size her zaman açıktır, kredi için olmasa da, kahvemizi içmeye her zaman bekleriz.” diyerek vedalaşırken, son söz olarak dedim ki;
-“Keşke ben değil de, asıl görmesi gereken siyasi irade bakmakla kifayet etmeseydi ve Türkiye ekonomisi bu felaketi yaşamasaydı! Allah yardımcımız olsun.”

Sözün özü; ne yazık ki günümüzde de bir ekonomik krizin ayak sesleri her geçen gün daha sert duyuluyor.

Tabii ki yanılmayı herkesten çok ben isterim, çünkü Türkiye’nin 1991, 1994, 1998, 2001 (hele o krizde 43 müşterim battı, Dolar 685.000 liradan 1.350.000 liraya fırladı ve bir gecede yarım milyon Dolarım buhar oldu, uçtu!) ve 2008 krizlerinden ne büyük kayıplara uğradığını bizatihi yaşamış bir işadamıyım.

O acı tecrübelerimin ışığında diyorum ki, kriz uyarısında bulunan kişiler arasında eski bakanlar, merkez bankası başkanları, siyasetçiler, ekonomi profesörleri, işadamları, ekonomistler, gazeteciler gibi ekonomiden anladığı sabit olan onca insana kulak vermeyip, bir de Vatan haini gibi göstermek, iktidarın bir devekuşu misali kafasını gerçekler havuzuna gömmesiyle eşdeğerdir ve böyle bir hakkı ve lüksü de yoktur!

Unutulmaması gereken gerçek odur ki, hepimiz aynı gemideyiz ve Türkiye’nin bir kriz daha yaşayarak G20 dışına düşmesi değil, bilakis G10 ülkeleri arasına girmesi ve muasır medeniyetler seviyesinin bile üzerine çıkması, sadece AKP’lilerin değil, CHP, İP ve MHP’lilerle birlikte benim gibi hayata partilerüstü bakan Türkiye sevdalılarının da temel amacıdır.

Yüce Allah, Milletimizi tüm krizlerden ve savaşlardan korusun, birlik ve beraberliğimizi daim etsin inşallah.

Selam ve sevgilerimle.

Zafer KARADAĞ
www.harclik.net
20 Temmuz 2018, Taşkent

* * *

ASIL FIRTINA DAHA YENİ BAŞLIYOR!

Finans kulislerinde dolaşan iddiaya göre, pek çoğu büyük 85 şirket iflasın eşiğinde. Buna rağmen ‘başkan ve aile kabinesi’ tek elde bir yönetim inşa ediyor. Kriz böyle engellenemeyeceğine göre, ülkeyi ‘küçük korku dükkanı’na çevirmenin yegane anlamı var: Krizle değil, krizin sonuçlarıyla mücadele etmek! Ama hukuk iktisadı düzenlemedi mi, iktisadın doğal hukuku devreye girer. Ve fırtına daha yeni başlıyor…

Küçücük bir bakkal dükkanıyla başladı. Anadolu Kaplanları’nın ‘altın yılları’ 1990’larda hızla zincir mağazaya dönüştü. 2000’li yıllarda enerji ihalelerinden hatırı sayılır paylar kaptı. Arada yıldızını AKP vekilliğiyle de parlattı. İnşaatın devr-i saadet döneminde herkes gibi yelkenini kentsel rantın rüzgarlarıyla şişirmek istedi. ‘En büyüğünü ben yapacağım’ hırsıyla kamu bankalarından çektiği kredileri inşaat projelerine yatırdı. Ama işte, partisinden ‘dolar dolsa ne olur dolmasa ne olur’ türünden şakacı beyanların saçıldığı günlerde, bilançosu tepetaklak oldu. Borcunun taksidini dahi ödeyemiyor şimdi…

Açık açık yazamasak da olabildiğince tarif etmeye çalıştığımız bu büyük şirket, Türkiye ekonomisinin 16 yıllık fragmanı gibi. Ve filmin sonu mutlu bitmeyecek anlaşılan. Zira pek çok iktisatçı, 1994 ve 2001’dekine benzer ‘şok dalgası’ndan ziyade, daha uzun süreli bir krizle karşı karşıya olduğumuz konusunda hemfikir. Derin ve yapısal nedenleri olmakla birlikte, illa bir ad verilecekse eğer, buna borç krizi demek doğru olur. İlerlemesi ağır, sonuçları yıkıcı olacak.

Peki Türkiye’nin yeni rejiminin temsilcileri ne yapıyor? Tam da krizin nedeni olan ekonomik politikaların yansıması olan kabine, Londra’dan gelen telefonlarla dolar fiyatının yükseltildiği türünden komplolar üreterek yönetebileceğini düşünüyor olabilir. Lakin; şirketlerin bilançosundan taşan borçlar patates değil ki, Suriye’den getirdiğin çuvallara sığsın!

BORÇLAR BİLANÇOLARDAN TAŞIYOR
İleride bu kriz için de somut bir milat istenirse, 24 Haziran tarihi not edilebilir. Neden mi? Gelin önce ısrarla görmezden gelinen bazı gerçekleri madde madde hatırlatalım:
* Hazine verilerinden, eski Hazine bürokratı Hakan Özyıldız’ın hazırladığı tabloya bakılırsa; 2002’de iç borçların toplamı 214 milyar liraydı. 2018’in ilk üç ayı itibariyle bu rakam 13 kat artarak 2.8 trilyon liraya çıktı. Aynı dönemde özel şirketlerin borcu 41 milyar liradan, 39 kat artarak 1.6 trilyon liraya, vatandaşın bireysel borcu ise 7 milyar liradan, 70 kat artarak 525 milyar liraya fırladı.
* Toplam dış borç 16 yıl önce 171 milyar lirayken, 12 kat yükselerek bugün 2 trilyon lirayı buldu. Özel şirketlerin dış borcu 47 milyar liradan, 18 kat artıp 843 milyar liraya, bankalarınki 20 milyar liradan, 42 kat artıp 840 milyar liraya çıktı. Yani 2002’de iç ve dış borçların toplamı 386 milyar lirayken, bugün rakam 10 kattan fazla artıp 4.8 trilyon liraya dayanmış durumda.
* Türkiye Bankalar Birliği Risk Merkezi’nin Mayıs 2018 raporuna göre, toplam batık kredi miktarı 75 milyar liraya ulaştı. Bugüne kadar varlık yönetim şirketlerine, yani bankaların umudu kesip belli bir para karşılığında tahsilatçılara sattığı batık kredi miktarı da 22 milyar lirayı buluyor. Buna bir de büyük şirketlerin bugünkü kurdan 97 milyar lirayı bulan kredi yapılandırmasını eklerseniz, en iyi ihtimalle 200 milyar liraya yakın kredinin şu anda batık olduğu ortaya çıkıyor.
* En son not kıran kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s’in yayınladığı raporda tablo daha da vahim. Sorunlu kredilerin toplam kredilere oranının önümüzdeki aylarda yüzde 4’ün üzerine çıkacağı uyarısı yapılıyor. Hadi öngörüyü geçelim. Şu anda İş Bankası’nın yüzde 2.2, Garanti’nin yüzde 2.8, Halkbank’ın yüzde 3, Yapıkredi’nin yüzde 4, Vakıfbank’ın yüzde 3.9. Yüzde 2’nin üzerinin kırmızı alarm olduğunu hatırlatalım ve bu oranların tamamen batmışları kapsadığını ekleyelim. Yani yapılandırmaya girenler dahil değil. Orada tablo üç banka için korkunç: İş Bankası yüzde 7.9, Akbank yüzde 9.7, Garanti ise yüzde 16.1 gibi rekor seviyede.
* Bloomberg geçen hafta önemli bir haber yayınladı. Türkiye’de 15 yılda enerjiye yapılan 93 milyar dolarlık yatırımın 70 milyar dolarlık kısmının banka kredileri ile karşılandığı belirtilen haberin çarpıcı kısmı, borcun 51 milyar dolarının hala ödenmemiş olmasıydı. Neredeyse bankalar hariç özel sektör borcunun yüzde 15’i demek bu. Varlık satışı yapacağını açıklayan sadece Bereket Enerji’nin 6.1 milyar dolar borcu olduğu düşünülürse, sektördeki şirketlerin hali daha net ortaya çıkıyor. Toptan ticaret ve perakendeye değinmiyoruz bile. Sektör sektör bu liste uzayıp gider…

TAŞLANACAK ŞEYTAN: İNŞAAT
Türkiye’de sıfırdan kurulan en son sanayi tesisinin 2001 krizindeki Ford Fabrikası olduğu düşünülürse, o halde bu kadar borç niye yapıldı diye sormak gerekmez mi? İşte bugünkü krizin sırrı da burada zaten. Nasıl ki, 2001 krizinde taşlanan ‘şeytan’ bankalarsa, bu kriz için de taşlanacak ‘şeytanın’ adını koyalım şimdiden: İnşaat! Bu kanserli hücre sadece inşaatı kapsamıyor artık. İnşaat denildiğinde Karadenizli müteahhidin akla geldiği günler çok gerilerde kaldı. ‘Yeni Türkiye’de; enerjiden market zincirlerine, elektronikten turizme, finanstan tarıma, otomotive kadar hemen her şirket unvanının yanına bu ballı işi de eklemeyi ihmal etmedi. Borç yapılandırması isteyen şirketlere bir bakın, hepsi de boğazına kadar çimentoya batmış halde. Durumun vahametini göstermek bakımından ilaç sanayii ibretlik derslerle doludur mesela.

Çoğu kişi ilaç denildiğinde Eczacıbaşı’nı bilir. Oysa Eczacıbaşı’nın yüzde 75 hissesini Çek Zentiva’ya 2007’de sattığını hatırlamaz. Yerli ve milli ilaç denildiğinde akla gelen bu en köklü şirket neyle meşgul? Tarihi fabrikasının arsasına inşa ettiği Kanyon’dan sağladığı kolay paranın peşine düşüp; Zekeriyaköy ormanlarına villa kondurmakla ve Kartal’daki kentsel dönüşüm fırsatını değerlendirip oradaki fabrika arsasına da konut yapmakla… Hadi ilaca girmişken diğerlerini de hızlıca sıralayalım.

Deva İlaç Fabrikası arazisine Zorlu Ofis, Roche İlaç Fabrikası’nın yerine Özdilek AVM, Wyndham Grand Otel, River Plaza; Bomonti’deki Sanofi İlaç Fabrikasının yerinde Now Bomonti, Topkim İlaç Fabrikası arazisine de Kuzey Bomonti inşa edildi. Kağıthane’deki Hayat Kimya ve Hasel fabrikalarının yerinde ise AVM yükseliyor.

Gelelim 24 Haziran tarihinin niye milat olduğuna…

‘BAŞKAN VE AİLE KABİNESİ’ NE YAPMAK İSTİYOR?
Önce bazı bilgileri aktaralım. OHAL nedeniyle iflas erteleme yasaklandığı için borcunu ödeyemeyen şirketler ancak konkordatoya başvurabiliyor, yani alacaklıları ile anlaşarak borcunu bir süre ertelemeye ve yapılandırmaya gidiyor. Sadece Basın İlan Kurumu’nun yayınladığı 4 aylık tebligatlara bakıldığında irili ufaklı onlarca şirketin konkordato kararı alması dikkat çekiyor. Bunların içinde Dizayn Boru gibi Türkiye’nin en büyük altyapı borusu üreten şirketinin yanında; belediyelerden içme suyu projesi alan mühendislik şirketi, zincir gıda marketi, alüminyum fabrikası, aile sağlık ocakları ihalesi alan inşaat şirketi, tekstilciler, turizmciler, lojistikçiler, tanınmış gazlı içecek markasının bölge bayisi, çelik üreticileri ve hayli fazla sayıda inşaat malzemesi satan irili ufaklı toptan pazarlamacılar bulunuyor.

Ama asıl ciddi tablo, bankacılar korkudan seslerini çıkaramasalar da, finans koridorlarında dedikodusu dolanan listede. Kimi Türkiye’nin, kimi bulunduğu ilin en büyükleri arasında yer alan şimdilik 85 şirketin kredi borcunu ödeyemeyecek duruma düştüğü iddia ediliyor. Ve bilançoları sarsılan bankalar Ülker, Doğuş vb. devlere yaptıkları yapılandırmada ipin ucunun kaçacağını gördükleri için pazarlığa yanaşmıyorlar. Varlığı bulunanlar ya inşaatçı Ali Ağaoğlu ve tavukçu Keskinoğlu gibi ellerindeki varlıkları düşük fiyata satma yoluna gidecekler ya da iflas ertelemeye başvurmak zorunda kalacaklar. Yabancı fon veya ortak bulmanın ise hayal olduğunu düne kadar boy boy ‘benim sırtım sağlam’ demeçleri veren Ağaoğlu itiraf etti bile: “İstanbul Finans Merkezi için yatırımcı bulamıyorum.” Açıkça ‘bu işi benden alın’ diye feryat ediyor aslında. Adım adım ağırlaşan kriz, büyük-küçük diye ayırmıyor, ayırmayacak da. Ölçeğe bakmaksızın şirketlerin borç denizinde aynı anda boğulduğunu görmemiz uzak ihtimal değil.

Veriler gizli saklı olmadığına göre ‘başkan ve aile kabinesi’ bu durumu görmüyor mu? Pekala biliyor, seçimi bundan erkene almadı mı? Öyleyse Türkiye’deki tüm kurum ve kuruluşları tuhaf düzenlemelerle tek elde toplamanın, OHAL’i resmen kaldırıp valiye, bakana, kaymakama keyfiyetle OHAL ilan etme yetkisi vermenin amacı nedir? Koca bir ülke ‘küçük korku dükkanı’na çevriliyorsa krizle değil, krizin muhtemel sonuçlarıyla mücadele etme niyetinin açık beyanıdır bu.

Ne var ki, hukuk iktisadı düzenlemediği vakit, iktisadın doğal hukuku devreye girer. Paranın realitesi, ‘paranoid kişilik bozukluğu’nun bariz emarelerini sergileyen A Haber’i takip etmiyor çünkü. Dolayısıyla asıl fırtına daha yeni başlıyor… (Bahadır ÖZGÜR)

Yazılarım kategorisine gönderildi | BAKMAK YETMEZ, ASLOLAN GÖRMEK! için yorumlar kapalı

UÇURUMUN KENARINDAN DÖNELİ İKİ YIL OLDU!

UÇURUMUN KENARINDAN DÖNELİ İKİ YIL OLDU!

15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Günü’nde tüm Şehitlerimizi rahmet ve hürmetle, Gazilerimizi minnetle, fetöcü hainlerin emirlerine uymayarak o ihaneti ve tezgahı çökerten Türk Ordusu’nun şerefli subaylarını, astsubaylarını, Emniyet Teşkilatımızı ve de o gece gözünü kırpmadan kendini tankların önüne atan isimsiz Kahramanlarımızı, şükranla anıyorum.

“Ne istediler de vermedik!” diye diye alenen destekledikleri fetönün, güçlenip Türkiye’nin başına bela olmasına sebep olan siyasetçiler, aradan geçen iki yıla rağmen hala daha fetönün iktidarda ve muhalefette varlığı bilinen siyasi ayağına müdahale etmeyerek, Şehitlerimizin kemiklerini sızlatmaya devam ediyorlar.

Türk Milleti ve tarih, sadece fetöcü hainleri değil, onlara bu imkanları sağlayan ve hala yeterince mücadele etmeyenleri de affetmeyecektir!

Zararın neresinden dönülse kardır, umarım son hain yargı önüne çıkarılıncaya kadar, bu mücadeleye devam edilir!

Tüm Şehitlerimizin, Gazilerimizin ve asker, sivil tüm Kahramanlarımızın huzurunda saygıyla eğiliyorum.

Zafer KARADAĞ
www.harclik.net
15 Temmuz 2018, Taşkent

Yazılarım kategorisine gönderildi | UÇURUMUN KENARINDAN DÖNELİ İKİ YIL OLDU! için yorumlar kapalı

SLOGANIMIZ BU; “KAHROLSUN KURU FASULYENİN PİLAV ÜZERİNDEKİ FAŞİZAN BASKISI!”

SLOGANIMIZ BU; “KAHROLSUN KURU FASULYENİN PİLAV ÜZERİNDEKİ FAŞİZAN BASKISI!”

Profesör Synder, aşağıdaki 11 altın öğüdü, Patagonya gibi baskı altında yaşayan Ülkeler ve kutup soğuğunun faşizan baskısı altında inleyen Eskimolar için kaleme almış olsa  gerek.

Siz yatın kalkın da, özgürlükler ülkesi Türkiye’de yaşadığınıza şükredin!

Ama yine de öyle “yaşasın özgürlük! falan diye bağırmayın, ne olmaz, ne olmaz!

Faşizmin hiiiiiiç uğramadığı Türkiye’den bahsedip te, faşizmin aklına karpuz kabuğu düşürmenin lüzumu yok, di mi ama!

Yok! “illa ki slogan atacağım!” diyorsanız, hobi olarak yine atın tabii.

Yalan yok! Ben de bazen slogan atıyorum, mesala şöyle;

“Kahrolsun kuru fasulyenin pilav üzerindeki faşizan baskısı!”

Selam ve sevgilerimle.

Zafer KARADAĞ
www.harclik.net
8 Temmuz 2018, Taşkent

* * *

FAŞİZM GELİYORSA NASIL YAŞAMALI?

Yale Üniversitesi’nden Profesör Timothy Synder’in faşizm ile mücadele hakkında uyarı ve öğütleri.

1. Öğüt: Otoriterliğin gücünün büyük bir kısmı bizim ona kazandırdığımız bir güçtür: Şimdilerde yaşadığımıza benzer zamanlarda, baskıcı bir hükümetin uygulamaları yüzünden zarar görmekten çekinen insanlar o hükümetin kendilerinden daha neler isteyebileceğini düşünürler. Hükümet bunları talep etmeyi henüz aklına getirmemiş olabileceği veya göze alamadığı halde, insanlar kendilerine uygulanacağını hayal ettikleri baskıya göre hareket etmeye başlarlar. Öngörüye bağlı itaat, hükümete halka daha fazla ne yapılabileceğini işaret eder ve özgürlüğün kaybını hızlandırır. Bunu şimdiye kadar yapmış olabilirsiniz, bundan sonra yapmamaya dikkat edin.

2. Öğüt: Elde kalan kurumları savun. Savunulacak kurum bir gazete, bir okul, bir üniversite, bir sivil toplum örgütü, bir dergi, bir sanat kurumu, bir dernek olabilir. O kurumlarda etkin olmaya çalış, hiç olmazsa varlığını hissettir. Bir davayı takip et. Bir gazeteyi satın alarak yaşat. Biz kurumları sahiplenmezsek, onlar için ve onlar adına harekete geçmezsek kurumlar hiçbir zaman bizim olmazlar. Kurumlar kendi kendilerini savunamazlar. Baştan beri sahiplenilip savunulmazlarsa faşizm geldiğinde kurumlar domino taşları gibi düşerler.
Ek: Başkalarıyla mutlu hayat ancak adil kurumlar varsa mümkündür diyor Paul Ricoeur. Kendi hayatına çekilmek, kendini toplumsal olayların akışına teslim etmek sana mutluluk getirmez, çünkü kurumsal adaletin olmadığı yerde mutluluk da yoktur. Mutluluk içte yaşanan bireysel bir ruh haline indirgenemez.

3. Öğüt: “Faşizm koşullarında en büyük devrimcilik, işini iyi yapmaktır.” (W. Benjamin) Faşist rejimlerde devlet liderleri kötü örnek oluştururlar: Onların muktedir kıldığı bazı kişilerin artık yasaya uymama özgürlüğü vardır. Bazı kişilere, gruplara rant, talan, yalan özgürlüğü verilmiştir; zayıflara da sadece yalanlara inanma, katledilme, tecavüz edilme özgürlüğü kalmıştır. Böyle zamanlarda, normal halde işler düzgün yürüdüğü için kullanılması pek gerekmeyen meslek ahlakı dilinizi hatırlayın. Meslek ahlakı, adil pratiği savunmaya yarar. Avukatlar işini iyi yaparsa, yargıçlar işini iyi yaparsa bir hukuk devletini yıkmak zorlaşır. Bu diğer kurumlar için de geçerli. Kurumlar insanlar sayesinde vardır. Meslek ahlakı, muktedirin sizden yapmanızı talep ettiği yanlış işleri niyeyapamayacağınızı gerekçelendirmeye yarar.

4. Öğüt: Politikacıları dinlerken bazı kelimeleri nasıl kullandıklarına dikkat edin. Bu kelimeleri sorgulamayı öğrenin. “Terörist”, “vatan haini” gibi kelimeler çok geniş bir anlamda kullanılmaktadır. “Olağanüstü hal”, “aciliyet” gibi çok önemli kavramları duyduğunuzda uyumayın. Olağanüstü halde hükümet yetkililerine göre terör, devletin bekasına karşı olduğuna hükmettikleri tutumların bütünüdür. Küçük bir çocuğun yaptığı yaramazlık, mini etekli bir kadın, öpüşen eşcinsel bir çift, bir popstarın bir mitinge katılma davetini geri çevirmesi, facebook’ta bir haber sitesinde çıkmış bir haberi paylaşmak, barış için verilen bir imza, bir gazeteyi okumak, sembolik dayanışma eylemleri terör ile yan yana getirilebilir. Terör unsuru olarak algılanan şeyler yeri geldiğinde taş, sopa, flama veya bir baret dahi olabilir. Peki, gerçekte terör nedir? Terörist diye kime denir? Teröristlerin amacı veya hedefi nedir?Terör kelime anlamıyla herhangi bir amaç uğruna, konu ile ilgisi olmayan bireylere yöneltilmiş şiddet eylemlerinin bütünüdür. Terörist siyasal davasını kabul ettirmek için karşı tarafa korku salacak davranışlarda bulunan, eylemler yapan kimsedir. Politikacılar, gazeteciler, yazarlar terörist değildirler. Yurtsever dil kullanılarak şiddete başvurmayan insanların “terörist” olarak adlandırılıp dışlanmasına veya cezalandırılmasına öfkelenin, öfkenizi uygun bir dille ifade edin.

5. Öğüt: Akıl almaz şeylerle karşılaştığında, örneğin ülkede bir yerde bir canlı bomba patlayıp yüz kişi öldüğünde veya başka bir terör eylemi gerçekleştiğinde sakin ol ve şunu hatırla: tüm otoriter rejimler, iktidarlarını daha da sağlamlaştırmak için böyle saldırılara gerek duyarlar, sivillerin zarar gördüğü böyle olaylara göz yumar, kışkırtır, hatta planlar ve gerçekleştirirler. Bu olaylara tanık olan insanlar korkacak, endişeyle yaşayacak, hayatlarını daraltacak, özgürlüklerini daha az talep edecek, kendiliğinden hareket etme güçlerini, bir araya gelme isteklerini kaybedeceklerdir. Bu duygulara kapılan bir halkın, güvenlik gerekçesiyle özgürlükleri elinden alınsa bile güçlü bir lideri destekleme eğilimi artar. Reichstag yangınını düşün. Hitler bu olayı bahane ederek güçler ayrımını ve dengesini ortadan kaldırmış, çok partili siyasal hayatı sona erdirmiştir. Bu eski bir oyundur, bu oyuna gelme.

6. Öğüt: Dile özen göster. Herkesin kullandığı cümleleri kullanmaktan kaçın. Herkesin söylediği bir şeyi söyleyeceksen bile onu nasıl söyleyeceğine kafa yor. Sadece ne dediğin önemli değil, nasıl dediğin de çok önemlidir. Faşizme karşı mücadele faşistlerin kullandığı dili kullanarak yapılamaz. Düşünen, kavramaya çalışan, kavramsallaştıran, sorgulayan, şüphe eden, ötekini dinleyen, duyan, hisseden, hatta konuşturan bir söyleme biçimi edinmeye çalış. Toplumsal olaylar karşısında kitlelerin kapıldığı heyecan, hiçbir ‘şok’ seni bu dilden vazgeçiremesin. Tepki dilini o anda kuramıyorsan tepki verme, daha sonra konuş. Küfretme: küfrün kadın nefreti, cinsiyet temelli nefret söylemi, erkek iktidarını güçlendiren bir dil olduğunu aklında tut. Küfür, öfkesinin sebeblerini açıklayacak kadar düşünmeye ve konuşmaya vakti olmayanların çaresizliğidir. Lümpen faşistler böyle konuşur. Öfke dilini kullan, öfkeni ifade et, fakat bunu yaparken düşünmeyi bırakma. Yatmadan önce internete girme. Elektronik aletlerini yatak odası dışında bir yerde şarj et ve oku. Bunun sebebi şu: Sadece sosyal medya okumamalısın. Düşünce dilini inceltmek, geliştirmek için kitap okumalısın. Yaşadıklarımızı daha iyi düşünmek için ne okumalı? Belki Václav Havel’in Güçsüzlerin Gücü’nü, George Orwell’in 1984’ünü, Czesław Milosz’un Tutsak Edilmiş Akıl’ını, Albert Camus’nün Başkaldıran İnsan’ını, Hannah Arendt’ın Totalitarizmin Kaynakları’nı ya da Peter Pomerantsev’in Hiçbir Şey Doğru Değil ve Herşey Mümkün’ünü.

7. Öğüt: İtiraz et. Birileri etmeli. Doğruyu söyle. Birileri doğruyu söylemeyi göze almalı. Bu senin karakterin için de önemli. Ne fazla gözü kara ol ne de çok korkak biri: Cesaret söyleyeceklerini doğru zamanda, uygun bir dille söyleyerek iki uçtan kaçınıp ortayı düşünerek bulmaya denir. Elbette hiçbirimiz kendimizi kolayca ele vermemeli, hapse girmemeye çalışmalıyız. Ama biz bile konuştuğumuz için hapse giriyorsak dışarısı içerisinden çok daha kötü hale gelmiş demektir. İnsan cesurca konuşa konuşa cesur biri olur. Bunu yapamazsak, yavaş yavaş yalanların içinde kendimizi de kaybederiz. Zamanla bizden eser kalmaz. En büyük kayıp hakikatin kaybı, kendiliğin kaybıdır. Sözde ve davranışta etrafa uyum sağlayarak, sürüden biri gibi davranmaktan vazgeç. Çoğumuza çocukken öne çıkmamayı, göze batmamayı, böylece daha az zarar göreceğimizi öğretmişlerdir. Şimdi farklı bir şey yapmak ya da söylemek insana kendisini garip hissettirebilir. Çoğunluk susarken konuşmak seni tedirgin edebilir. Fakat zaten artık herkes tedirgin değil mi? Tedirginlikle yaşamayı başarıyorsak biraz daha tedirgin olmayı göze alabiliriz. Aslında içinde bulunduğumuz şartlarda, bu huzursuzluk olmadan özgürlük mümkün değil. Sen bir örnek oluşturduğunda, sessiz çoğunluktan olmanın efsunu ortadan kalkar, korku eşiği daha kolay aşılır, diğerleri de seni takip edip itiraz etmeye başlayacaktır.

8. Öğüt: Doğru ile yanlışın birbirinden ayırt edilebileceğine, gerçeği bulabileceğimize ve doğruyu söyleyebileceğimize inan. Gerçeğe ulaşma çabanda seni yoran, umutsuzluğa kaptıran, hakikat arayışından vazgeçmene sebep olabilecek bir bilgi kirliliği, siyasi çarpıtma, algıoperasyonu, savaş propagandası var. Ülkede medya iktidarın söyleminin dışına çıkamıyor. Farklı düşünen gazetecilerin çoğu hapiste. Gerçeğe savaş açılmış sanki. Medyaya bakarak savaş bölgelerinde ne olduğuna karar vermek zor. O bölgede çıkarları olan veya bilfiil savaşan devletler kendi amaçları doğrultusunda açıklamalar yapmaktalar. Sivil halktan kişiler kendi deneyimlerini aktarmaya çalıştıklarında onlar da, terörist olmakla suçlanıyor. Sosyal medyada muktedirlerin binlerce trolü dolaşıyor, sırf söyleme aykırı deneyimlerin bize iletilmesini engellesinler, biz gerçeğe ulaşamayalım diye. Faşizmde yalanın toplumsal olarak örgütlendiğine tanıklık ederiz. Halkın bir kısmının bunu fark ettiğini, kabul ettiğini ve artık hakikatle, gerçekle, olgularla ilgilenmemeye başladığını hissederiz. Normal zamanlarda ahlaksızlık olarak görülen edimler artık kanıksanmaktadır. Muktedirin topluma söyledikleri yalanların, çelişkilerin, tutarsızlıkların, saçmalıkların artık önemi yoktur. Kitleler güçten yana olmayı varoluşunun koşulu gibi görmektedir. Bu durumda sana da çeşitli söylemler arasında dolaşmak, farklı söylemleri, sözleri, yazıları birbiriyle karşılaştırarak hakikate ulaşmaya çabalamak kalmıştır. Her okuduğuna inanmaman, bağlamı gözden kaçırmaman, satır aralarını okuman, safsataları ayırt etmen, yapılan konuşmaların performatif boyutunu gözden kaçırmaman gerekir. Dil gerçekliği şekillendiriyor elbette ve bunu yapmaya aday birden fazla dil var. Gerçeğe ulaşma çabanda başkalarının somut deneyimlerine, yaşananın diline öncelik vermeyi ilke edin. Tanıklıkları dinle. Olgular çıplak değilse bile olgular yoksa özgürlük de yoktur. Eğer hiçbir şey doğru değilse iktidarı da kimse eleştiremez, çünkü eleştirinin bir zemini yoktur. Hiçbir şey gerçek değilse, herşey gösteriden ibarettir. Parası olan düdüğü çalıyor demektir.

9. Öğüt: Vatansever ol. Muktedirler vatansever bir söylem tutturabilirler fakat gerçekte vatansever olmayabilirler. Vatanseverler öncelikle hem gelecek kuşaklara hem de tüm canlılara yaşanabilecek bir doğa bırakmaya çabalayan kişilerdir. Vatanseverler kentleri kapitalist yağmaya karşı savunanlardır. Doğayı satılacak bir enerji kaynağı olarak gören, kenti zenginlere pazarlayan, kamu tesislerini ve fabrikalarını yabancı şirketlere satan, ahlaki ve siyasi yozlaşmayı önemsemeyen yöneticiler vatansever olamazlar. Vatansever insanlar ülkede nasıl yeniden bir üretim ekonomisi kurulabileceğini düşünen, kurumları batırmaya çalışmak yerine yaşatmaya çalışan, ülke ekonomisinin batmasından herkesin, en çok da yoksulların zarar göreceğini bilen kişilerdir. Eğitim çok kötü bir hale gelmiş, üniversiteler yozlaşmış olabilir: Yine de bu kurumları düzeltmek için elimizden geleni yapmalı mücadele etmeye devam etmeliyiz. Ekonomi krize girmiş olabilir ama bankaların batmasını dilemek bir vatansevere yakışmaz. Halihazırdaki iktidar hepimize zarar veriyor ama zarar gördüğümüz için öfkelenip yaşadığımız yerin yok olmasını dilemek insanın kişisel olarak acılaşmasıdır. Vatansever olmak evrensel etik değerleri sahiplenmeyi gerektirir. Yabancı düşmanlığını, batı düşmanlığını vatanseverlikle karıştırmamak gerek. Hangi kültürden gelirse gelsin eğer bir davranış doğruysa benimsenmeye değerdir. Hangi kültürde bulunursa bulunsun eğer bir davranış yanlışsa ondan vazgeçmek gerekir. Başkasından öğrenmek ayıp değil bir meziyettir. Gerçek vatanseverlik şovenizmi aşmayı gerektirir.

10. Öğüt: Dışarıya çık, gerçek dünyada siyasete katıl. Toplumsal bir meseleyle ilgili iktidarın benimsediği bir tavıra, şiddet içermeyen bir biçimde tepki gösterilmeye çalışıldığında, buna sadece sanal dünyadan destek verme; fiziken, bedeninle de katılmaya, orada olmaya gayret et. Siyasi, sanatsal, kültürel olaylar etrafında tanımadığın insanlarla bir araya gel. Bu topluluklara katılmak sana kendini daha güçlü hissettirecek. İnsanlar birbirinden güç alır, bir araya geldikçe daha umutlu olur. Toplumsal bağlarını sadece sanal dünyada kurma. İktidar, sandalyene çakılı kalmanı, duygularının ekrandan emilip kaybolmasını ister. Sanal dünyanın hayatımızda daha çok yer kaplamasıyla otoriterliğin artması arasında bir ilişki var. Dışarı çık. Alışık olmadığın yerlerde daha önce tanımadığın kişilerle ol. Yeni arkadaşlar edin, ne düşündüklerini sor, onların deneyimlerini dinle, onlarla yürü.

11. Öğüt: Tek parti devletini engelle. Faşizme geçişin özelliği, çok partili siyasi hayatı ortadan kaldırmak veya demokratik rejimi değiştirmek isteyen bir partinin ortaya çıkmasıdır. Aslında bu parti de demokratik yollarla iktidara gelmiş, bir zamanlar demokrasinin usullerini kabul etmişti. Demokrasinin paradokslarından biri de, bir siyasi partinin demokrasinin kurallarına göre oynayarak demokrasinin sonunu getirebilmesidir. Söz konusu parti iktidardayken, tarihsel bir andan faydalanarak demokrasiyi güvence altına alan kurumları yıkmış, ardından da rakiplerinin siyasivarlıklarını ortadan kaldırmıştır.

Önerilen yeni rejim “demokrasi” olarak adlandırılsa bile aslında demokrasi değildir. Güçler ayrılığı, çok partili sistem, demokratik işleyen kurumlar olmadan ve azınlık hakları korunmadan demokrasi olmaz. Faşizmin yolunu çoğunluk demokrasisi açar.

Halkın tek parti devletini onaylaması için referandum yapıldığında oyunu tek parti devletine hayır demek için mutlaka kullan. (Timothy SYNDER, Çeviren: Prof. Dr. Zeynep DİREK)

Yazılarım kategorisine gönderildi | SLOGANIMIZ BU; “KAHROLSUN KURU FASULYENİN PİLAV ÜZERİNDEKİ FAŞİZAN BASKISI!” için yorumlar kapalı

İNSAN OLMAK İÇİN EĞİTİM ŞART!

İNSAN OLMAK İÇİN EĞİTİM ŞART!

Modern kimyanın öncüsü kabul edilen Fransız kimyacı Antoine Lavoisier, 1794’te daha 51 yaşında iken, mahkeme tarafından giyotinle ölüme mahkum edilmişti.

Ancak sükunetini hiç kaybetmeyen Lavoisier, boynunun vurulmasını beklerken dahi kitap okumakta ve yarım kalan araştırmalarına kafa yormaktadır.

Cellat, ünlü kimyacıyı giyotine götürmek için yanına geldiğinde Lavoisier, nerede kaldığını unutmamak için kitabın arasına bir “kitap ayracı” koyar ve arkadaşı, ünlü Matematikçi Langrange’i yanına çağırıp der ki:
– “Kafam sepete düştüğünde gözlerime bak. Eğer iki kere göz kırparsam, insanın kafası kesildikten sonra dahi, beyin bir süre daha düşünmeye devam ediyor demektir.”

Biraz sonra Lavoisier’in giyotinle kesilen kafası sepete düşerken gülümser ve iki kere göz kırpar.

Matematikçi Langrange diyor ki;
– “Lavoisier’in yaşamının son saniyesinde dahi sürdürdüğü ispat arayışı, bilimselliğin yüzyıllar boyu sürecek olan meşalesidir.”

Tarih, Milletlerin ancak ve ancak bilimin değerini, önemini ve gücünü bilen liderler sayesinde ileri gidebildiklerini yazıyor.

Ne mutlu bize ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk de; “Eğer bir gün benim sözlerim bilimle ters düşerse, bilimi seçin” dediği için, bilimin meşalesiyle aydınlanmaya devam ediyoruz, edeceğiz de…

Türkiye’nin G20 ülkeleri arasındaki yerini G10’dan da yukarıya taşıyabilmemiz için, genç-yaşlı, kadın-erkek tüm Vatandaşlarımızın her duyduklarına veya okuduklarına inanmak yerine, önce araştırıp, sonra da dikkatle düşünerek kendi süzgeçlerinden geçirmelerinde büyük yarar vardır.

Ancak onları böyle düşünmeye ve daha çok üretip ihraç etmeye sevkedebilmemiz için, öncelikle eğitim sistemimizi değiştirmemiz ve hızla gelişen teknolojiye, endüstriye, ekonomiye, e-ticarete ve yaşam koşullarına uyumlu hale getirmemiz gerekiyor.

Bana göre Atatürk’ün hedef gösterdiği muasır medeniyetleri sadece yakalamamız yetmez, aşmamız da lazım ki, birlik ve beraberlik içindeki bir Türkiye’nin bunu başarabileceğine yürekten inanıyorum.

İşte bu başarıya ulaşabilmek için, güçlü bir eğitim sistemine ve Cumhuriyet’in aydın öğretmenleri ile onların yetiştireceği Türkiye sevdalısı gençlere olan ihtiyacımız, hava ve suya olan ihtiyacımızdan, asla daha az değildir.

Bu yazıma ilham kaynağı olan; “Ne Güzel Öğretmensin Sen” başlıklı o güzel yazıyı sizinle de paylaşmak için aşağıya kopyalıyorum. Yazar Naim Ünver’in kalemine, yüreğine sağlık.

Bu vesileyle de, sayın Ünver’in şahsında, tüm öğretmenlerimize şükranlarımı ve hürmetlerimi sunuyor, ellerinden öpüyorum.

Selam ve sevgilerimle.

Zafer KARADAĞ
www.harclik.net
1 Temmuz 2018, Taşkent

* * *

NE GÜZEL ÖĞRETMENSİN SEN..

Üzmüşler çocuğu, diğer çocuklar. “Senin baban çöpçü, sen de pis kokuyorsun” demişler. Vicdan duygusu tam gelişmemiştir okul öncesi çocuklarında. Zaman zaman böyle acımasız olabilirler. Sonuçta hepsi çocuk işte. Kırmışlar yavrucağın kalbini.

Çocukların güzel yanıdır gönülleri, kırılsa da çok, hemen toparlanmaya meyillidir. Yetişkinlere benzemez, kin gütmezler. Konuştum babayla. Çok üzüldü, çocuğunun üzülmesine. Dağ gibi adam gözyaşlarını ilk kez ayırdı gözlerinden belki de. “Üzülmek yetmez” dedim, “bir planım var. Dahil olur musun?” Kabul etti seve seve.

“Pis ülke” oyunu oynattım çocuklara bir gün. Türetilmiş (uydurma) bir oyun. Ne bulduysak attık yerlere. Bu arada “kötü koku spreyi” sıktık sınıfa, çocuklar görmeden tabi. Birazdan sınıf dayanılmaz bir kokuya karıştı. Dedim “niye böyle oldu?”, dediler; “öğretmenim çöplerden, pislikten.” “Durun” dedim, “bakın kapıya, biri gelecek, kurtaracak bizi bu pislikten, kokudan.”

Pür dikkat kapıya bakıyor hepsi. Yepyeni sıfır çöpçü kıyafetleri, süpürgesi ve faraşı ile giriyor kahramanımız. Çocuklar büyüleniyor sanki. Bak bak bitiremiyorlar. 1.90 boy. Heybetli mi heybetli çöpçümüz. Başlıyor hemen temizliğe. Ben de pencereleri açıyorum hemen. Temiz hava nüfuz edince, etkisini kaybediyor kötü koku spreyi. Yardımcı öğretmenimiz de yasemin kokulu oda spreyini sıkıyor birkaç fıs. Çocukların gözü bizi görmüyor zaten. Ama içlerine doluyor mis gibi çiçek kokusu.

Sonra yarım ay düzeninde oturuyoruz çöpçünün karşısına. Konuşuyor prova ettiğimiz gibi. “Çöpçüyüm ben” diyor. “Siz sabahları uyurken daha, yada gece yarısı, mahallenizin çöplerini topluyorum. Arkadaşlarım da var. Onlar da topluyor. Çöpler toplanmasa sokaklardan, her yer bugün sınıfınızın koktuğu gibi kokar. Çöpçülük zordur çocuklar. Çok zor iştir.” Anlatıyor uzatmadan. kısa, öz, keskin. Anlattıkça daha da büyüyor adam.

Nasıl dinliyorlar anlatamam. Gözlerini hiç ayırmadan. Hele oğlu. Gurur duyuyor babasıyla ve her sözünde hayran oluyor ona. O bakışa ömür verilir inanın bana. Sonra fotoğraf çektiriyoruz hepimiz kahramanımızla. Alkışlarla ve aşkla uğurluyoruz çöpçümüzü.

Bir baba, bir oğul. Tedavi edilmiş iki yürek. İşimiz bu. Yüreğe dokunmak.

Hanımlar, beyler! Bir çocuğun alın teriyle para kazanan babasının mesleğinden utanmasına dayanamam. Dayanırsam, öğretmen olamam. Ertesi sabah soruyor birkaç veli. “Bizim çocuk akşamdan beri büyüyünce çöpçü olacağım diyor. Siz ne öğretiyorsunuz bu çocuklara Allah aşkına?” Gülümseyerek cevap veriyorum. “İnsan olmayı öğretiyoruz.” (Naim ÜNVER)

Yazılarım kategorisine gönderildi | İNSAN OLMAK İÇİN EĞİTİM ŞART! için yorumlar kapalı

BU BALIĞI DA YEDİM, ARTIK YAPACAĞIM TEK ŞEY, VERGİLERİN İNMESİNİ BEKLEMEK OLACAK!

BU BALIĞI DA YEDİM, ARTIK YAPACAĞIM TEK ŞEY, VERGİLERİN İNMESİNİ BEKLEMEK OLACAK!

Padişah vergileri %34 artırdıktan birkaç gün sonra Sadrazama;
– “Git Halkın arasında dolaş, vergilere alışmışlar mı bak bakalım?” demiş. Sadrazam da, tebdili kıyafet edip halkın nabzını tuttuktan sonra;
– “Hünkarım, halkın suratı biraz asık, canları da sıkılmış ama yine de işlerine devam ediyorlar…” deyince Padişah şu yorumu yapmış.
– “İyi, demek ki sorun yok, yakında alışırlar…”

Bir süre sonra Padişah %49 oranında yeni vergiler salmış ve Sadrazam da halkın arasında dolaşıp gördüklerini, duyduklarını aktarmış;
– “Padişahım, bu kez Halkın suratı çok asık. Selam dahi versem, dövecek gibi bakıyorlardı, inanın suratlarından düşen bin parça. Acaba bu kez vergileri çok mu artırdınız?” Gülmüş Padişah;
– “Boşuna endişelenmişsin, bunlar normal, yakında alışırlar.” demiş.

Derken bir gün, Padişah yine bir fermanla %42 kadar yeni bir vergi daha ilan etmiş ve Sadrazamı yine tebdili kıyafetle Halkın arasında dolaşmaya göndermiş. Bu defa yüzünde güller açarak saraya dönen Sadrazam;
– “Hiç merak buyurmayın Hünkarım, kullarınız gayet neşeli, gülüyorlar, sokaklarda şarkılar söyleyip oyunlar oynuyorlar…” demiş ama Padişahın tepkisi bambaşka olmuş;
– “Eyvah!” demiş, “eğer Halk gülüp oynamaya başladıysa, durum çok kötü, artık hiçbir şeyi umursamıyorlar demektir. Hemen vergileri indirelim yoksa yakında sarayı basarlar, perişan oluruz…”

***

O hesap, ben de aşağıdaki balığı yerken, televizyondaki seçim sonuçlarını görünce bir de baktım ki, kalkmış oynuyorum, üstüne de Muğla türküleri söylüyorum.

Dostlar, işte o an çok umutlandım, demek ki artık vergilerin inmesi yakındır! :)

Şaka bir yana, dün yapılan 24 Haziran Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili Genel Seçimi sonuçlarının Vatanımıza ve Milletimize hayırlı olmasını diliyorum.

Selam ve sevgilerimle.

Zafer KARADAĞ
www.harclik.net
25 Haziran 2018, Taşkent

Yazılarım kategorisine gönderildi | BU BALIĞI DA YEDİM, ARTIK YAPACAĞIM TEK ŞEY, VERGİLERİN İNMESİNİ BEKLEMEK OLACAK! için yorumlar kapalı

İNSAN OTURDUĞU KOLTUĞA ZEHİR KUSAR MI?

İNSAN OTURDUĞU KOLTUĞA ZEHİR KUSAR MI?

Atatürk’ün 98 yıl önce “Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir!” diyerek açtığı TBMM’nin şimdilik başkanı İsmail Bey, hasbelkader oturduğu o şerefli koltuğu kirleten zehirli lakırtılarına, ne yazık ki devam ediyor!

Şimdi de; “Abdülhamit Han ile Tayyip Bey arası duraklama dönemidir” diyerek, Atatürk’e ve Cumhuriyetimize duyduğu o meşum kini bir kez daha kusmuş!

Yüksek tansiyon hastası olduğum için, böyle nahoş durumlarda sakinleşmek için hemen Mevlana Hazretlerini anıyorum. Ne güzel söylemiş Hazret;

“Suskunluğum asaletimdendir.
Her lafa verilecek bir cevabım var.
Lakin bir lafa bakarım laf mı diye,
bir de söyleyene bakarım adam mı diye.”

Sabır dileklerimle.

Zafer KARADAĞ
www.harclik.net
15 Nisan 2018, Tanta

Yazılarım kategorisine gönderildi | İNSAN OTURDUĞU KOLTUĞA ZEHİR KUSAR MI? için yorumlar kapalı