“BÜTÜN CİHAN İŞİTSİN Kİ, EFENDİLER; ARTIK İZMİR HİÇBİR KİRLİ AYAĞIN ÜZERİNE BASAMAYACAĞI, KUTSAL BİR TOPRAKTIR!” MUSTAFA KEMAL ATATÜRK


“BÜTÜN CİHAN İŞİTSİN Kİ, EFENDİLER; ARTIK İZMİR HİÇBİR KİRLİ AYAĞIN ÜZERİNE BASAMAYACAĞI, KUTSAL BİR TOPRAKTIR!”
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

Değerli Büyüklerim, sevgili Kardeşlerim, Dostlarım ve Arkadaşlarım, ne mutlu bize ki, yine gururumuzu okşayan çok özel bir günü kutluyoruz.

9 Eylül, İzmir’in ve Türkiye’nin 96. kurtuluş yıldönümü kutlu ve mutlu olsun!

Afyon Kocatepe’te 26 Ağustos 1922 sabahı başlayan Büyük Taarruz’la düşmanı önüne katarak İzmir’e kadar kovalayan Şanlı Türk Ordusu, 9 Eylül’de Yunan Ordusu’nu Ege Denizi’ne dökerek tarihi bir zafere imza atmıştır.

29 Ekim 1923’te ilan ettiğimiz Cumhuriyet’in temeli de, Kurtuluş Savaşı’nı kazandığımızın tescili olan 9 Eylül 1922’de yani İzmir’in dağlarında çiçeklerin açtığı, o kutlu günde atılmıştır.

Bize bu onuru bahşeden, başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, tüm Şehitlerimizi, Gazilerimizi, Mehmetçiklerimizi ve isimsiz Halk kahramanlarımızı rahmetle, minnetle, hürmetle ve sevgiyle anıyorum, mekanları Cennet olsun.

Bu güzel günün anlam ve önemine ışık tutacağı için, Atatürk’ün İzmirlilere ve Egelilere hitaben Belediye binasının balkonundan yaptığı tarihi konuşmayı aşağıda paylaşıyorum.

Selam ve sevgilerimle.

Zafer KARADAĞ
www.harclik.net
9 Eylül 2018, Taşkent

* * *

Saygıdeğer İzmirliler, sayın hemşehrilerim!

Siz bana bugün çok tarihi diğer bir günü hatırlattınız. Bugünkü hakikatli sevginizde bana İzmir’in geri alındığı günü; bu sokaklardan geçtiğim dakikaları hatırlattınız. Saygıdeğer arkadaşlar; hatta diyebilirim ki, o gün çok büyük acı ve üzüntüden yeni çıkmış; coşkun bir sevinç gösteriyordunuz. Fakat ben bugün görüyorum ki; siz daha coşkunsunuz, duygularınız daha yüksektir.

Arkadaşlar! O günden bugüne kadar geçen günler size birçok gerçekleri ispat etmiş ve duyurmuştur. Saygıdeğer vatandaşlar! Bu nedenle şunu anlatayım ki, her geçen sene pek çok gerçek anlatılacaktır. Yalnız, çok dikkatle ve yavaşça bu gerçeklerin anlaşılmasını beklemenizi öneririm.

Saygıdeğer hemşehrilerim! Size çok eski bir nokta üzerindeki anılarımı arz etmek isterim: Benim İzmir’i ilk gördüğüm gün, mektebi terk ederek sürgün yerime gittiğim gündür. Bu güzel memlekette, sürgün yerine giderken birkaç saat geçirmiştim.

O zaman bu güzel rıhtımı baştan başa bize can düşmanı olan yabancı bir ırktan olanlarla dolu görmüştüm. O zaman hükmetmiştim ki; İzmir, gerçek, soylu ve soyu temiz Türk İzmirlilerden gitmişti. Fakat ne yapayım ki, o tarihte bu gerçeği göstermeye imkan yoktu. Çünkü sürgün yerine gidiyordum.

O gün gerçeği göstermemek yüzünden bütün memleketin İzmir’le beraber ne kadar büyük ve acı felâketlere düştüğünü elbette bilirsiniz. Arkadaşlar! Birbirimize daima gerçeği söyleyeceğiz. Felâket ve mutluluk getirsin, iyi ve kötü olsun, daima gerçekten ayrılmayacağız. Arkadaşlar, gerçek kolaylıkla anlaşılır bir şeydir. Fakat gerçek diye gerçek olmayandan söz edenler vardır. Çok rica ederim, o gibi aldatanlara inanmayınız.

Saygıdeğer halk! Kıymetli Belediye Başkanı Beyefendinin sizin duygularınıza tercüman olan konuşmalarını dikkat ve duyarlılıkla dinledim. Hiç şüphe yoktur ki, Belediye Başkanı Beyefendi sizin duygularınızı ve sizin kalbinizi anlatmıştır.

Ben çok üzgünüm ki huzurunuzda duygularımı olduğu gibi anlatamıyorum. Anlıyorsunuz ki hemşehrilerim, sizi çok seviyorum. Çünkü sizden de çok derin bir güven görmekteyim. Bana ve çalışma arkadaşlarıma gösterdiğiniz sonsuz güvene, bütün varlığımı vermek suretiyle, hak kazanmağa çalışacağım. Söz veriyorum.

Saygıdeğer İzmirliler, siz çok üzüldünüz; çünkü çok acılar ve eziyetler gördünüz. Mutlusunuz, çünkü bütün memleket sizi kutsal bir kurtuluş hedefi olarak kabul etmiştir. Ahmak düşman buraya gelmeseydi, belki bütün memleket dikkatsizlikte dalmış olarak kalırdı. Siz bütün millet adına, bütün memleket adına sıkıntı çektiniz. Fakat bugün bu sıkıntının ödülüne sahipsiniz. Tebrik ederim.

Bütün dünya duysun ki, Efendiler; artık İzmir hiçbir kirli ayağın üzerine basamayacağı kutsal bir topraktır!

Efendiler, İzmir’e her geldiğimde ben çok duygulanıyorum. Bugün daha çok duygulandım. Tekrar teşekkürlerimi sunarım. (Hâkimiyet-i Milliye: 13.10.1925)

Yazılarım kategorisine gönderildi | “BÜTÜN CİHAN İŞİTSİN Kİ, EFENDİLER; ARTIK İZMİR HİÇBİR KİRLİ AYAĞIN ÜZERİNE BASAMAYACAĞI, KUTSAL BİR TOPRAKTIR!” MUSTAFA KEMAL ATATÜRK için yorumlar kapalı

HERŞEYİ 30 AĞUSTOS ZAFERİ’NE BORÇLUYUZ!


HERŞEYİ 30 AĞUSTOS ZAFERİ’NE BORÇLUYUZ!

Falih Rıfkı Atay’ın dediği gibi; “Neyimiz varsa, Bağımsız bir devlet kurmuşsak, bir vatandaş olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, Yurdumuzu Batı’nın, vicdanımızı ve kafamizi Doğu’nun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcaklığını duyuyorsak ve nefes alıyorsak, hepsini, herşeyi 30 Ağustos Zaferi’ne borçluyuz.”

30 Ağustos Zafer Bayramı’mız ve Türk Silahlı Kuvvetler Günü’müz kutlu ve mutlu olsun!

Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere, bize bu muhteşem zaferi yaşatan tüm Mehmetçiklerimize, Şehitlerimize, Gazilerimize ve isimsiz Halk kahramanlarımıza şükran ve hürmetlerimi sunuyor, Onları rahmet ve minnetle anıyorum, mekanları Cennet olsun.

Sizlere bayramlık, kendime de doğum günü (bugün 39 buçuk oluyorum) hediyesi olarak aşağıdaki yazıyı seçtim, lütfen kabul buyurun.

Saygı ve sevgilerimle.

Zafer KARADAĞ
www.harclik.net
30 Ağustos 2018, Taşkent

***

HERŞEYİ 30 AĞUSTOS ZAFERİ’NE BORÇLUYUZ!

26-30 Ağustos… Bunu Tarihi ZAFER olarak niteleyen İstiklal Yazarı Falih Rıfkı Atay’dan dinleyelim. Türkler 1071’de Malazgirit Savaşını kazandıktan kısa bir süre sonra, Iznik taraflarında Türkçe konuşuluyordu. Falih Rıfkı’ya şöyle katkım olsun. Malabadi köprüsü (Batman) 960 tarihlidir ve bir Türk boyu olan Artuklular tarafından inşa edilmiştir. 1071 Türklerin Anadolu’daki nihai zaferidir.

Yine Falih Rıfkı ile devam edelim. 1914’deki Osmanlı, kapitülasyon rejimi altında bir yarı sömürgedir. 1918’de Birinci Dünya galipleri bizi affetmiş dahi olsalar, Milli kurtuluş savaşından çıkmadan ve Lozan’ı imzalamasaydık, Ingiltere gibi, bağımsız bir ülke olan, bir Türkiye Cumhuriyeti olabilir miydik?

Bu yeni Türkiye iki meydan savaşının eseridir. Biri, 1921 Ağustos’unda Sakarya nehri boyunda, diğeri Afyon cephesinde verilmiştir. İkisinin de Türk ordularının başkomutanı Mustafa Kemal idi. TBMM’de hava bozuktu. Ordunun bir saldırı harbi veremeyeceği fikri büyük çoğunlukta idi. Ingilizler de artık yumuşamış olduğu için Anadolu’yu boşaltmak esası üzerinden görüşme yapılmalı idi. İşin içinde Istanbul’la birleşmek, M. Kemal’den kurtulmak fikrinin de büyük payı vardı.

Garp cephesi komutanlığı saldırı harbi yapamayacağımız inancında idi. Cephenin haber kaynağı İstanbul’du. İstanbul’dan gelen haberlere göre Yunan cephesinde, maddi manevi, herşey yerinde idi. Rus kaynakları Yunan Başkomutanı Hacı Anesti Türk ordusunun anadolu ortasındaki durumunu zayıf görüyordu. Menemen’deki Milne hattına çekilmeli ve Trakya’daki birliklerle İstanbul işgal edilerek Ankara üzerine baskı yapılmalıydı.

Mustafa Kemal’e göre ise Yunanlılara saldırının tam sırası idi. Içişleri Bakanına göre daha geçen gün Inebolu’dan gelen bir kamyon soyulmuş, her bölgede güvenlik bozuktur. Milli Savunma Bakanına göre, günün birinde, herhangi bir hareket emri verilecek olursa ordunun yürüyecek ayakkabısı yoktu. Silah kayışı da yoktur. Maliye Bakanı kasada on para kalmamıştır, demiştir. TBMM deki muhalif vekillere göre, ordu yürüyemez, aldatılmaktadırlar.

Hızır gibi Hindistan müslümanlarından (Pakistan) M.Kemal e gelen para derhal Garp cephesine yetiştirilir. Ordu komutanlarından biri Yakup Şevket Paşa, İkinci Ordu Komutanı Ali İhsan Paşa, bölücülük yaptığı için geriye alınmıştı, yerine teklif edilen Ali Fuat Paşa “Ben cephe komutanlığı yaptım” diye reddetmişti. Refet Paşa “önemli birşey mi olacak, sanmıyorum, olacak olursa o zaman düşünürüm” demiştir. Ordu Komutanlığı Nurettin Paşa’ya verilmiştir. Tüm Ordu Çay’da (Afyon) toplanmıştır. Yine Büyük Kurtarıcı ön plana çıkmamış ve Fevzi Paşa’yı ikna etmiş. Çünkü en kıdemli Paşa odur. O da kendi planı gibi anlatmıştır.

Yakup Şevki Paşa milletin varını yoğunu bir zar gibi atılmasına karşıdır. M. Kemal milletin varı yoğu bu ise o zaman düşmanı burada imha etmelidir demiştir. İsmet Paşa muhaliftir. Kolordu Komutanı Kemalettin Sami Paşa düşmanı 20 km’den fazla kovalayamayacağını söyler. M. Kemal o zaman düşmanı 20 km’de imha etmek gerektiğini söyler. Nurettin Paşa, yeni geldiğini fikri olmadığını söyler. Bunun üzerine Fevzi Paşa “Madem ki ordunun bana güveni yoktur” der ve istifasını verir. M.Kemal de Genel Kurmay Başkanı çekildiğine göre kendisinde komutanlık görevinde kalamayacağını bildirir. Telaşa düşen Ismet Paşa “Efendim bize fikrimizi sordunuz, söyledik. Yoksa hepimiz emrinizdeyiz, ne yolda isterseniz öyle hareket ederiz” der.

Saldırıya karar verilmiştir. Atatürk Ankara’da vekilleri toplayarak karara onları da katmıştır. Yunanlılar cephede 120 bin, geride 30 bin. Biz ise 105 bin kişi idik. 24 Ağustos sabahı Ankara’dan hareket etti. Afyon’un güneyindeki Şuhut kasabasında geceyi geçirdi. 25-26 gecesini Kocatepe’nin hemen güneyindeki dere içinde Başkomutanlık karargahına geldi. Şafakla beraber saldırı emrini verdi.

Ankara’dan hareket edeceği günün akşamını Keçiören’de yakın adamları ile geçirmişti. Ayrıldığı zaman bir hayli yorgundu. Yanindakilere “Taaruz haberini alınca hesap ediniz, 15 gün sonra Izmir’deyiz” demişti. İzmir alındığında yine karşılayanlar arasında gördüğü arkadaşlarından ikisine bir gün erken, beni düşman yanılttı, demiştir. Izmir e taarruzun 14. günü girdiğinde raporları dinledi. Kıtalar yerine varmışlardı. “Düşmanda bir sezinti var mı? Raporlara göre yok. O zaman baskın muvaffak olmuştur” dedi.

Kocatepe’de, bir ağır düşüncenin adamı M.Kemal, 26 Ağustos sabahı orduyu saldırıya sürmüştür. Taaruz sökünce, bu anlarda sert, yalçın, kalbi ve sınırı aransa bulunmaz bir iradeden ibarettir. Uşak’ta bir ucu Afyon’da, diğer ucu Kütahya’da olan ve Uşak’ta sırtını dağlara yaslamış halde esir alınan Başkomutan Trikopis ve General Dimitris getirildiğinde dostça yanına almış ve bir asker gibi masada onunla tartışıp teselli etmiştir. Ege kıyılarındaki bir yattan, 550 km öteden savaşı idare etmeye çalışan Hacı Anesti ‘yi eleştirmiştir.

Bu Tarihi günlere bir de İstanbul’dan bakalım. Falih Rıfkı gazeteye geldiği vakit Anadolu’nun birdenbire kapandığını söylediler. İstanbul ve Anadolu’nun işgal köyleriyle Anadolu’nun Milli Mücadele kısmı arasında hiçbir temas imkanının kalkmadığını söylüyorlar. Ürperiyorum. Acaba Yunanlılar mı taaruza geçtiler? Ingiliz, Fransız, Rum ve Ermeni gazetelerinde hiçbir kırıntı yok.

Canım biz taaruz edebilir miyiz? Daha geçenlerde Fethi Bey (Okyar) mütareke aramaya gitmişti. Ummam böyle bir delilik yapalım. İhtimal böyle girişimler cephe gerisini tutmak için yapılan girişimlerdir.

Hepimiz M.Kemal’in askeri dehasını biliyorduk ve bir zar atmıyacağını biliyorduk. Yalnız yemekten değil, düşünmekten de kesilmiştik. Düşman zırhlıları hala Istanbul sularında ve sokalarındaydı. Türk ordusunun bir taaruz savaşına giremeyeceği fikri, bizim kuşakların değişmez gerçeğiydi. Zaman geçtikçe umutsuzluğumuz arttı. M. Kemal’e kızanlar ağızlarını açmışlardı.

Akşam üstü gene beynimizin içinde aynı burgu, kalbimizin içinde aynı ağrı, Büyükada’ya gidiyorum. Aydınlık ferah bir Ağustos akşamı. Güverte tıklım tıklım. Türkçe konuşmayanlar da, birbirinin sözünü kapan bir sevinç var. Sadece bu sevinç bizi yılmaya yeterdi. Ne olmuştu demeye korkuyorduk. Fena birşey vardı. Kimseye sormaksızın onu zihninizden hafifletmeye uğraşıyorduk. Ordu bozulmuş olsa bile bir mütareke imkanı yok muydu? Fakat içimizdeki sorunun, kimseden aramaya cesaret edemediğimiz cevabı kendiliğinden yayıldı. Başkomutan M.Kemal karargahı ile beraber esir edilmiş.

Keder insanları öldürmez derlerse, buna siz de inanınız. Kalp denen şeyin ne kadar dayanıklı bir maddeden yapılmış olduğunu ben, o akşam üstü Büyükada vapurunun güvertesinden öğrendim. Türkleri Büyükada yat kulübünden kovmuşlardı. Yalnız bir iki sırnaşık, yolunu bularak içeri girebilmişlerdi. Bunlar o akşam cezalarını çekmişlerdir. Çünkü kulüpte M.Kemal’in esir olması şerefine kulübün bütün şampanyaları patlatılıyor ve Türkler de dağıtılan kadehleri içmeye zorlanıyordu. Ada sokakları çoluk çocuğun çığlıkları ile geçilmez bir hale geliyordu.

Ölümü bir uyku, rahat bir uyku gibi arıyarak sabahı ettik. Ilk vapurun en görünmez köşesine sığınarak, iki büklüm köprüye indik. Bütün Türkleri, yaş içinde bulacağımı sanıyordum. Meğer ne kadar soysuzluğa uğramışız. Acaba sokaktakilerin hepsi, şu veya bu muhipler cemiyetinin üyeleri mi idi? Bizimkiler utançlarından evlerinde mi kalmışlardı? Bu gülüşler bu çırpınışlar, bu el sıkmışlar neydi?

Meğer bütün karargahı ile Başkomutan M.Kemal değil, Yunan Başkomutanı Trikopis esir olmuş. Bir çocuk gibi sıçramaya başladım. Habere, havadise, telgrafa koşuyorum. Hani o dün bakmadığımız Sürüm gazetesi yok mu? meğer resmi tebliğlerin km.lerce gerisinde imiş. Yunan ordusunu yok etmişiz ve Izmir’e iniyormuşuz.

Ben ömrümde hiçbir edebiyat eserinde, ilk hedeflerinin Akdeniz olduğunu bildiren günlük emri okurken duyduğum zevki duymadım. Bütün heyecanların üstünde bir heyecan veren, bütün şairlerin üstünde bir bir şiirdi. Ne olmuştuk biliyor musunuz? kurtulmuştuk.

Ah MUSTAFA KEMAL, MUSTAFA KEMAL, SANA ÖLÜNCEYE KADAR O GÜNÜN SEVINCINI ÖDEYEBILMEKTEN BAŞKA BİR ŞEY DÜŞÜNMEYECEĞİM.

Konuşmak için dilim, yazmak için kalemim tutuldu. Ikdam’daki Yakup Kadri yı arayıp, ilk vapurla İzmir’e gitmeyi teklif ettim. Nemiz varsa, Bağımsız bir devlet kurmuşsak, bir vatandaş olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuz batının, vicdanımızı ve kafamizi doğunun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcağını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak, hepsini, herşeyi 30 Ağustos Zaferi’ne borçluyuz. (Falih Rıfkı Atay, Çankaya Kitabından)

Yazılarım kategorisine gönderildi | HERŞEYİ 30 AĞUSTOS ZAFERİ’NE BORÇLUYUZ! için yorumlar kapalı

ZAFERE, ŞEREFE İÇİN! AFİYET OLSUN!


ZAFERE, ŞEREFE İÇİN! AFİYET OLSUN!

Bugün 26 Ağustos, buram buram zafer kokan, çok kutlu bir gün.

Bugün, Anadolu’ya Vatan çivisini çaktığımız Malazgirt Zaferi’nin 947. yıldönümü!

Yine bugün, Vatanı işgalden kurtarıp, Yunan’ı İzmir’e kadar sürerek Ege’ye döktüğümüz Büyük Taarruz’un da 96. yıl dönümü!

Anadolu ilelebet bizim Vatanımız olmaya devam edecektir, yeter ki siyasetçiler, “karşı taraf, öbür mahalle, evde zor tuttuğum yüzde 50, vs…” gibi Milletimizi ayrıştıran tehlikeli mesajlar yerine, asıl ihtiyacımız olan, birlik ve beraberliğimizi pekiştirecek samimi söylemlerle Vatandaşlarımıza örnek olsunlar.

İşte o zaman, ne dış mihraklar, ne de içerideki hainler bizi alt edemezler ve Atatürk’ün hedef gösterdiği muasır medeniyetler yolculuğumuzdan alıkoyamazlar.

26 Ağustos Zaferlerimiz kutlu ve mutlu olsun, aşağıdaki güzel yazıyı bu güzel ve özel günün bir hediyesi olarak kabul buyurun lütfen.

Selam ve sevgilerimle.

Zafer KARADAĞ
www.harclik.net
26 Ağustos 2018, Taşkent

***

ZAFERE, ŞEREFE İÇİN! AFİYET OLSUN!

Bu akşam bir kadeh rakı doldurun ama öyle tek-duble falan değil! Hani şu eski müdavimlerin “domuz sıkısı” dedikleri türden. Sadece rakıyı beyazlatacak kadar su… Yanına beyaz leblebi; fazla değil 3-5 tane…

27 Ağustos 1922 sabahı Mustafa Kemal Paşa’ya telefonda kuşattıkları tepeyi yarım saat sonra alacaklarını bildirmesine rağmen bunu başaramayınca intihar ederek hayatına son veren Miralay Reşat (Çiğiltepe)’a;

Özellikle cephenin biraz gerisinde yüksekçe bir yere oturup tabancalarını dizlerine koyarak “Geri çekileni vururum” mesajı vermesi ve birkaç sefer geriye kaçan askerler üzerinde bunu bizzat uygulamasıyla “Deli Halit” lakabını alan Mirliva Halit (Karsıalan)’e;

Kütahya’nın Emet ilçesinden kendisi, Emet halkı ve süvarileri tarafından kaçırılan Yunan ordusunu kovalayarak İzmir’e giren ilk süvari birlikleri komutanı Ferik Fahrettin (Altay)’e;

Demiryollarının kesiştiği yer olan Eskişehir’e bir üs kuran ve savaş boyunca derme çatma trenlerle cepheye asker, cephane, malzeme nakleden; ray döşeten; gerektiğinde ray ve vagonlardan çelik söktürüp kılıç yaptıran miralay Behiç Bey’e;

İstanbul’dan bizzat kendisine gönderilen ve Mustafa Kemal Paşa’yı tutuklamasını emreden telgrafa rağmen “Ben ve kolordum emrinizdedir Paşam!” sözünü söyleyerek Mustafa Kemal Paşa’nın emrine giren Birinci Ferik Musa Kâzım (Karabekir)’a;

İzmit ile Adapazarı’nı geri alıp, Sakarya Meydan Muharebesi’ne katılarak üstün başarılar kazanan Birinci Ferik Kazım Fikri (Özalp)’ye;

Birlikleri ile İzmit ve adapazarı üzerinden Bilecik ve Eskişehir istikametine ilerleyen İngiliz kuvvetlerine Geyve yakınlarında ateş açarak onları durdurup geri püskürten ve Türk Kurtuluş Savaşı’nı fiilen başlatan ilk komutan olan Mirliva Ali Fuat (Cebesoy)’a;

Bahriye Nazırlığı’ndan ayrılan ve Anadolu’daki Milli Mücadele hareketine katılan albay Hüseyin Rauf (Orbay)’a;

İstanbul’dan Anadolu’ya silah ve mühimmat kaçıran, İtalyan işgalindeki Antalya depolarında bulunan silah ve mühimmatın Kuva-yı Milliye’ye kazandıran Mirliva İbrahim Refet (Bele)’e;

İstanbul Hükümeti tarafından ulusal hareketin önderlerinden biri olarak rütbesi kaldırılan, nişanları geri alınan ve idamına karar verilen Müşir Mustafa Fevzi (Çakmak)’ye;

Harbiye’de Askeri Taktik ve Strateji Öğretmenliği yapması nedeniyle başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere Kurtuluş Savaşı’ndaki üstü düzey komutanların büyük çoğunluğu tarafından “Hocam” diye hitap edilen, Büyük Taarruz’dan önce taarruz stratejisinin belirlenmesi için yapılan toplantılarda, tedbirli ve titiz karakteri nedeniyle, taarruz planını çok riskli ve tehlikeli bulduğu için şiddetle itiraz eden, ancak yine de verilen emirleri, biri hariç, harfiyen yerine getiren Orgeneral Yakup Şevki (Subaşı)’ye;

Yaptığı konuşmaları ile zihinlerde yer etmiş usta bir hatip olan, Kurtuluş Savaşı’nda cephede Mustafa Kemal’in yanında görev yapan, sivil olmasına rağmen rütbe alarak bir savaş kahramanı sayılan Onbaşı Halide (Edip Adıvar)’ye;

Kağnıyla cepheye silah taşıyan Fatma Nine’ye;

İnebolu’da bulunan cephaneleri Ankara’ya götürülmesinde çocuğu ve kağnısıyla yer alırken, kış şartları nedeniyle cephane ıslanmasın diye battaniyesini cephaneye sarman, bebeğine de sarılıp onun donmaması için uğraş verirken donarak ölen Şerife Bacı’ya;

Onbaşı olduğunda neredeyse sadece kadınlardan oluşan birliği ile düşmanın cephe gerisine bir saldırı düzenleyen ve aralarında bir Yunan subayı dahil toplam 25 esir askerle geri dönen Erzurumlu Kara Fatma (Seher Erden)’ya;

Kocayayla baskınında geri çekilen silah arkadaşlarına cesaret vermek için hızla öne atılınca başından vurularak şehit olan Gördesli Makbule’ye;

Çanakkale’de ölen kocasından kalan tek hatıra elmas küpelerini bozdurup kendine bir tüfek alıp dağa çıkan ve Yörük Ali Efe’ye katılan Emir Ayşe’ye;

Düzenli ordu kurulana kadar yirmi aylık bir sürede düşman kuvvetlerinin Aydın kanadından Anadolu içlerine ilerlemesi engelleyen Yörük Ali Efe’ye;

Bekir Ağa Bölüğü`ne baskın düzenleyerek tutuklu bulunan vatansever ve aydınları kurtarıp Anadolu`ya geçmelerini sağlayan Yahya Kaptan’a;

Bir Fransız gemisini kaçırmayı başarınca ona layık görülen istiklal madalyasını geri çevirerek “Ben madalya için değil milletim içim savaştım” diyen İpsiz Recep’e;

Kumardan hileyle kazandığı 45 bin frank ile kendi deyimiyle İzmir’deki vatan görevine başlayan İngiliz Kemal lakabıyla anılan Türk ajan Ahmet Esat (Tomruk)’a;

Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın gizli örgütü Karakol’un yöneticisi Naciye Faham’a;

İşkence görmesine rağmen Karakol’un adresini vermeyen Topkapılı ebe Şahende’ye;

Felah Grubu’na saraydan bilgi taşıyan V. Murat’ın kızı Fehime Sultan’a;

İşgal protestolarında on binlere konuşan Şükufe Nihal’e;

Sebahat’e ;
Zeliha’ya;
Darülfünunlu Saime’ye;

12 yaşında İnönü muharebelerinde savaşan Nezahat’e;

“Muhabere bana düğündür Paşam” diyen Mustafa Kemal’in askeri Sivaslı Fatma Seher’e;

Çerkez kadınları örgütleyen Hayriye Melek’e;

Alaşehir’deki zulmü dünyaya çektikleri telgraf ile duyuran Makbule’ye;

Nebile’ye;

Yunan işgaline elinde silahla karşı koyan Turgutlulu Çavuş Ayşe’ye;

Ödemişli Fatma’ya;

Köpekli Nuri Çetesi’ne katılan Aydınlı -namı diğer Binbaşı- Ayşe’ye;

Yörük Ali Efe’nin 1. bölüğünün 4. mangasında nişancı olarak savaşan Emire Aliye’ye;

Elinde balta ile Menderes Köprüsü’nde düşman bekleyen Arşın Teyze’ye;

Sarayköy’e gelen İngilizci Nasihat Kurulu’nun üzerine silahla yürüyen Adöv Ayşe’ye;

Başındaki yırtık örtüsünü erkeklerin yüzüne atıp, “alın bunları örtünün, verin silahları ben savaşırım” diyen Kezban’a;

Mavzeri hiç susmayan şehit eşi Senem Ayşe’ye;

Düğünde takılan altınları Ankara’ya bağışlayan Kastamonulu 17 yaşındaki Hatice’ye;

Üç kızını Mustafa Kemal’e emanet edip Sakarya Cephesine koşan ve yaralanan Ayşe Çavuş’a;

Düşmanla işbirliği yapan oğlunu vurup dağa çıkan Domaniçli Habibe’ye;

Erkek kılığında savaşan ve sonra kadın olduğu anlaşılan Halime Çavuş’a…..

Soyadını İnönü meydanında çarpışa çarpışa alan Mustafa İsmet’e;

“Geldikleri gibi giderler” deyip, geldiklerinden biraz daha hızlı gitmelerini sağlayan Mustafa Kemal’e…

Zafere, şerefe için! Afiyet olsun! (M. Kemal OKAN)

Yazılarım kategorisine gönderildi | ZAFERE, ŞEREFE İÇİN! AFİYET OLSUN! için yorumlar kapalı

KURBAN BAYRAMINIZ MÜBAREK OLSUN * EID AL-ADHA MUBARAK


KURBAN BAYRAMINIZ MÜBAREK OLSUN
*
EID AL-ADHA MUBARAK

Bayramınızı içtenlikle kutluyor, aileleriniz ve tüm sevdiklerinizle birlikte sağlık, mutluluk, huzur dolu nice bayramlara, Milletçe birlik beraberlik içinde kavuşmamızı diliyorum.

I wish you a blessed and happy Eid al-Adha with your family and friends.

Sincerely yours.

Zafer KARADAG
www.harclik.net
21.08.2018, Tashkent

Yazılarım kategorisine gönderildi | KURBAN BAYRAMINIZ MÜBAREK OLSUN * EID AL-ADHA MUBARAK için yorumlar kapalı

İSTİKRAR ABİDESİ!


İSTİKRAR ABİDESİ!

Ne kadar istikrarlı bir Cumhurbaşkanımız var!

20 ay önce Dolar 3 lirayı geçtiğinde ne dediyse, bugün Dolar 6 lirayı geçtiğinde de aynısını söyledi!

Bir an evvel yastıklarınızı değiştirip, altında Dolar/Euro olan modellerden almanızı öneriyorum, böylece “yok!” diyerek mahcup olmaktan da kurtulursunuz!

Ben bunları yazana kadar Dolar 6,55’i de görmüş maalesef…

Öte yandan, 14 yıl önce ailecek Çin’e yerleştiğimizde 1 TL = 6 RMB (Yuan) idi, ne yazık ki bugün başa baş noktasına kadar düşmüşüz.

İnşallah birileri; “1 TL = 1 RMB oldu, çok çalıştık ve sonunda Çin’i yakaladık!” diye bir eşek şakası yapmaya kalkmaz, çünkü Milletin şaka kaldıracak hali kalmadı’

Zaten bugün kameraların karşısında gülerek ekonomiye giriş dersi pardon ekonomik tedbirler fıkrası anlatan Ekonomi Bakanı da kimseyi güldüremedi!

Yüce Allah zor günler geçiren Milletimizin yardımcısı olsun, Ülkemizi bu hale getiren AKP’lilere de akıl fikir ihsan eylesin.

Selam ve sevgilerimle.

Zafer KARADAĞ
www.harclik.net
10 Ağustos 2018, Taşkent

Yazılarım kategorisine gönderildi | İSTİKRAR ABİDESİ! için yorumlar kapalı

ALİ KOÇ VE ATATÜRK


ALİ KOÇ VE ATATÜRK

Değerli Hemşehrim ve doktor dostum, Gülten ŞİMŞEK Hanımefendi’nin GS’li yüreğinden ve kaleminden fışkıran aşağıdaki samimi satırlar, sevgili Başkanımız Ali KOÇ’un, Türk Sporu’nda çok özlenen dostluk ortamına, daha şimdiden son derece değerli katkılarda bulunduğunun bir kanıtıdır.

Spor, barış ve kardeşlik demektir, sevgili Ali KOÇ’la birlikte, biz Fenerbahçeliler de, bu kardeşliğin pekişmesi ve bir daha zedelenmemesi için elimizden gelen azami katkıyı sağlayacağız.

Bu vesileyle, ”2018-2019 Lefter KÜÇÜKANDONYADİS Süper Lig Sezonu”nun tüm kulüplerimize ve taraftarlarına hayırlı olmasını diliyor, Avrupa Kupalarında mücadele eden tüm takımlarımıza da başarılar diliyorum.

Kalpler Beraber.

Sarı-Lacivert selam ve sevgilerimle.

Zafer KARADAĞ
Kurucu Başkan
Çin’deki Fenerbahçeliler Derneği
https://groups.yahoo.com/neo/groups/CindekiFenerbahcelilerDernegi/info
3 Ağustos 2018

***

ALİ KOÇ VE ATATÜRK

Nasıl yazıyorsun diye soruyorlar? Nasıl mı yazıyorum? Bilmiyorum. Etkileniyorum. Duygularıma hücum oluyor. Kalbime giriyor. Ya da duygularımı alt üst eden, yüreğime dokunan. Ya da bu da olmaz ki dediğimde ben de deprem yaratan. Velhasıl bana ulaşan… Beni kanatan… Acıtan… Mutlu eden… Ayaklarımı yerden kesen veya karabasan gibi üstüme gelen olaylar için naçizane bir şeyler karalıyorum. Okurlarım olarak beni yüreğinize kabul ettiğiniz için sizlere çok müteşekkirim. Okunsun diye değil de, dokunsun diye yazıyorum. Ve esas konuya gireyim.

Kendisini çok beğeniyorum. Karizması… Vizyonerliği… Tarzı ve tevazusu çok hoş. Etkileyici konuşuyor. Hepimize umut olmaya başladı. Birilerinin kalbini çalacaksan, en güzel yol sivil toplum kuruluşlarından geçiyor. Bu ülkenin en büyük camiasının atan kalbi olmak. Tüm Fenerbahçeliler hayranlıkla Ali Koç’u seyrediyor.

Nasıl bir vizyon anlatılır gibi değil. Kocaman bir perde, hepimiz seyrediyoruz ve seyrettik. Tüm ülke büyülenmiş durumda. İçi boş ceviz gibi olan insanları çok önemli bulmuyorum. İnsan gelişecek, erecek, olgunluğu ile… tavırlar ile… sempatisiyle.. hoş olmalı. Akılla tevazuyu birleştirince ortaya büyüleyici bir etki çıkıyor.

Bir GS’li olarak çok mutlu oldum Ali Koç’un başkanlığına. Fenerbahçe yeni şarkılar söylüyor. Taraftarına eliyle işaret etse, hemen herkes aynı şarkıyı söyleyebilir. Aurası kasıp kavuruyor. Nasıl bir karizma, nasıl bir karizma… Cesareti, açık yürekliliği karşısında saygıyla eğilme ihtiyacı hissettiriyor insana. Yüreği omuzlarından fazla yük kaldırıyor.

Kalbinin içine sevgiyle koymuş tüm taraftarını ve halkını. Şu an da en büyük sivil toplum kuruluşunun başkanı sıfatı ile kürsüden sarı diye bağırdığında, yıkılırcasına lacivert sesleri göğü kaplıyor. Elini kaldırsa, herkes canını bırakıp O’na koşar.. Büyüleyici durumu adeta aşık ediyor insanı.

Kabul etmek gerekli ki kocaman bir camia. Bu camianın tavrı çok önemli. Adım atsalar bir sivil toplum kuruluşu olarak yeri göğü titretirler. Fenerbahçe aktivite merkezli bir sivil toplum kuruluşu. Sporla bütünleşmiş. Sivil toplum kuruluşları bir milletin dünyaya karşı duruşunu belirleyen ve milletin kendini güçlü hissetmesini sağlayan en önemli bir kuruluş.. Her bir sivil toplum kuruluşunun, kuruluş amacı farklı olsa da birlikten güç doğar ilkesi ile bir şeyler yaratmaya çalışıyorlar. Fenerbahçe taraftarı da birlikten güç doğurdu.

Umutsun Ali Koç. Umutlarımızın geleceğimizin bir tavuk gibi yolunduğu ortamda Güneş gibi doğdun. Sen geleceksin. Sen değişimsin. Sen güzel bir rüzgarsın.. Sayın Ali Koç’un bir konuşmasındaki; ‘İyi insan olun, adil olun, merhametli olun’ söylemi hala kulaklarımda. Adaletin kutsandığı yaşam..

Atatürk’ün kurduğu ülküde olabilmek ve hep bu ülküde yürümek. Ben bir kadın olarak kazanımlarımı asla kaybetmek istemem. Ata’mın yolundayım. Ali Koç da Ata’nın yolunda. Kocaman camia Ata’nın yolunda.

Ve Ali Koç; “Önemli olan Atatürk’ün hangi takımı tuttuğu değil, hangi takımın Atatürk’ün izinden gittiğidir” diyerek, Ata’nın yolunda bir kurum olduklarını cesurca söyledi.. Cesaret karakter işi. Ve Seni Saygı ile selamlıyor. Cesaretin için alkışlıyorum Sayın Ali Koç. (Dr. Gülten ŞİMŞEK)

Yazılarım kategorisine gönderildi | ALİ KOÇ VE ATATÜRK için yorumlar kapalı

TÜRKİYE – ÇİN ARASINDAKİ DIŞ TİCARET AÇIĞI KAPANIR MI?

TÜRKİYE – ÇİN ARASINDAKİ DIŞ TİCARET AÇIĞI KAPANIR MI?

Sevgili dostum Müjdat Güler’in “TÜRKİYE ÇİN ARASINDAKİ DIŞ TİCARET AÇIĞI KAPANIR MI?” sorusuna verdiğim cevabın ilginizi çekeceğini düşünerek sizinle de paylaşmak istedim.

***
Önce şunu ifade etmeliyim; benim gibi 1985 yılından beri Türkiye’nin ihracatını artırmayı hayatının merkezine koymuş, idealist bir ihracatçı, sadece Çin değil, Dünyadaki 198 ülke ile yapılan dış ticarette ihracatımızın ithalattan fazla olmasını arzu eder.

Ancak %90 dış ticaret açığı verdiğimiz Çin’den yapılan ithalatın büyük çoğunluğunu, diğer ülkelere yaptığımız ihracatın omurgası diyebileceğimiz ara mamüller oluşturuyor.

Eğer son 30 yılda Çin’in yarattığı ekonomik büyüme mucizesi olmasaydı, biz o ara mamülleri Amerika ve Avrupa’daki gelişmiş ülkelerden almaya devam edecek ve bunun için de yaklaşık %25 daha fazla para ödeyecektik.

Dünyanın fabrikası kimliğine bürünen Çin sayesinde, pek çok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de enflasyonla mücadelede başarı sağlanmıştır.

Benzer şekilde, enerji ithalatımız nedeniyle %80 dış ticaret açığı verdiğimiz Rusya ile de sadece ihracatı artırarak bu açığı kapatmanın çok zor olduğu gerçeğini kabul ederek alternatif çözümler üretmeliyiz.

Tabii ki ihraç ürünlerimizin hem çeşitlerini, hem miktarlarını, hem de kg başına değerini artırmak değişmez önceliğimiz olmalıdır.

Ancak bazı engellemelerin ivedilikle kaldırılması için Ankara’nın Pekin’e baskı yapması gerekiyor.

Örneğin onlarca ülkeden yüzlerce çeşit taze meyve ve sebze ithal etmekte olan Çin’e Türkiye’nin sadece kiraz (hem de 16 gün soğukhava deposunda bekletmek gibi ağır bir koşulla!) ihraç etmesine izin verilmesi kesinlikle kabul edilemez!

Mısır ve avuç içi kadar Güney Kıbrıs bile Çin’e narenciye ihraç ederken, bize yasak konulması haksızlığın dik alasıdır!

Öte yandan, hizmet sektörümüz için muhteşem fırsatlar sunmaya devam eden Çin pazarında, 970 milyon Çinlinin etkin internet kullanımı sayesinde neredeyse sıfır nakit para taşıyarak tüm ihtiyaçlarını cep telefonundan satın almaya başladığı göz önüne alındığında, Türk yazılım şirketleri ve start-up’lar için adeta bir derya olduğu ortaya çıkacaktır.

Bu açığın azalması için turizmin ve özellikle sağlık turizminin önemli bir argüman olduğu da aşikardır.

Sadece estetik cerrahi ve diş tedavisi için yurtdışına giderek milyarlarca Dolar harcayan Çinlilere, içinde balonlu Kapadokya, yamaç paraşütlü Fethiye, Pamukkale, Bodrum, Marmaris, Truva, Bergama, Kuşadası, Kapalı Çarşı, Kız Kulesi, Boğaz Turu, Topkapı, Safranbolu, Ankara Medeniyetler Müzesi, Anıtkabir, TBMM turu vb. hediyeler bulunan sağlık turizmi paketlerini satmak zor değil, sadece vizyon gerekiyor.

Yurt dışında en çok emlak yatırımı yapanlar da Çinliler, özellikle Amerika, Kanada ve Avustralya’yı ihya ettiler.

Son zamanlarda Avrupa ve Dubai’de gayrimenkul alan Çinlileri Türkiye’ye de çekmek ve özellikle otelcilik alanında yatırımlarını artırmak, böylece daha fazla Çinli turistin gelmesine bir gerekçe daha sunmak mümkün ama yıllardır ben söylüyorum, Mujdat Guler dinliyor. :)

Avrupa Gümrük Birliği üyesi olan Türkiye’de üretim yapınca AB ülkelerine hem vergisiz ihracat, hem de TIR’la bile bir kaç gün içinde teslimat gibi, Çin ile mukayese dahi edilemeyecek avantajlar sunduğumuzu adam gibi anlatacak tanıtımlar yapılsa, sadece dış ticaret açığımızı değil, istihdam açığımızı da azaltabiliriz.

14 yıldır Çin’de yaşayıp, ihracatımızı artırmaya çalıştığım için, benim daha söyleyecek çooook sözüm var ama sakalım olmadığından yine dinlenmeyeceğini bildiğim için, son olarak 3 şey daha yazıp nokta koyacağım.

1- Yedi yıldır kurulması için çaba sarfettiğimiz Türk Ticaret ve Sanayi Odası’nın bir an önce kurulması şarttır.

2- Sayın Kürşad Tüzmen’in bakanlığı döneminde başlattığım ve sayın Zafer Çağlayan tarafından bakanlık onayı ve uygulanması talimatıyla TİM’e gönderilen, şahsıma ait Türk Ticaret ve Lojistik Merkezi (daha sonra benzer isimle başka ülkelerde uygulamaya konulan proje benim gözümde emlakçılıktan başka bir şey değildir!) projesi, Türkiye’nin Çin’e ihracatına çok ciddi katkı sağlayacak bir projedir ve derhal hayata geçirilmelidir.

3- Yine ihracatımıza önemli katkılarda bulunacağına inandığım ancak 5 yıl önce müracaat ettiğim Ekonomi Bakanlığı’nın raflarında tozlanmakta olan Gen-Türk Türk İhraç Ürünleri Fuarı (www.Gen-Turk.com)’nın ilki bu yıl sonuna kalmadan açılmalıdır!

Umarım verdiğim bilgiler ve naçizane öneriler, BU DEFA OLSUN kulak arkası edilmez.

Selam ve sevgilerimle.

Zafer KARADAĞ
www.harclik.net
25 Temmuz 2018, Taşkent

Yazılarım kategorisine gönderildi | TÜRKİYE – ÇİN ARASINDAKİ DIŞ TİCARET AÇIĞI KAPANIR MI? için yorumlar kapalı

WILDFIRE IN GREECE

My dear Greek friends,

I have just heard about the bad news in Greece.

I’d like to pass my condolonces to you, your families and all Greek people for those who died during the fire disaster near Athen.

I am so sad.

Zafer KARADAG
www.harclik.net
24.07.2018, Tashkent

Yazılarım kategorisine gönderildi | WILDFIRE IN GREECE için yorumlar kapalı

BAKMAK YETMEZ, ASLOLAN GÖRMEK!

BAKMAK YETMEZ, ASLOLAN GÖRMEK!

Aşağıdaki “Asıl fırtına daha yeni başlıyor!” başlıklı köşe yazısını paylaşan bir arkadaşım; “okurken yüreğim kaldırmıyor!” diye not düşmüş.

Keşke yüreğim kaldırmıyor diyerek, gözlerimizi ve kulaklarımızı kapatmakla ekonomik krizlere engel olabilseydik ama maalesef böyle bir Dünya yok!

Sizinle bir kriz hatıramı paylaşacağım.

22 Mart 1994’te İstanbul’da müşterisi olduğum Yapı Kredi Bankası şubesine gittim ve kredi bankosundaki memureye şirketimin kredi borcunu kapatmak istediğimi söyledim.

Biraz sonra kredi servisinin şefi Hasan Bey geldi ve;
– “hayırdır Zafer Bey, sizin kredinin vadesine daha çok var, bir kusurumuz mu oldu?” diye sordu. Ben de;
– “hayır kardeşim, sağolun, sizden bir şikayetim yok, sadece kredi borcumu ödemek istiyorum” dedim.

Derken bu defa şube müdürü geldi ve;
– “hoşgeldin patron, buyur bir kahve ikram edeyim” diyerek koluma girdi ve adeta sürükleyerek odasına götürdü. Sonra da dedi ki,
– “Zafer Bey, şubemizden kredi talep eden o kadar firma var ki, bilsen şaşarsın. Ama biz kolay kolay kredi vermiyoruz, oysa sen gelip kredini kapatmak istemişsin, eğer bizim memurlar bir yanlış yapmadıysa, neden vadesinden önce kapatmak istediğini söyler misin?”

Pencereyi gösterdim ve sordum;
– “Müdürüm, sana bir benzetmeyle cevap vereyim, gündüz vakti kararan gökyüzündeki şu bulutları görüyor musun?” Müdür havaya baktı ve omuzunu silkip, umursamaz bir tavırla;
– “gördüüüm” dedi. Ben;
– “Peki, sence o bulutlar ne getiriyor?” diye sorunca, Müdür güldü ve;
– “Ne getirecek patron, yağmur tabii” dedi.
– “Hah!” dedim, “işte bence o kara bulutlar yağmur değil kriz getiriyor!”

Uzatmayayım, Müdürün “olur mu öyle şey?” demesine aldırmadan, 31 Mart’a kadar olan dönem faiziyle birlikte (o 9 günlük haksız tahsilatı hala unutamıyorum ve helal etmiyorum) tüm kredi borcumu ödeyip, rahatlamış bir duyguyla Vatan Caddesi’ndeki şirketime döndüm.

Malumunuz iki hafta sonra, 5 Nisan 1994’te Cumhuriyet tarihimizin en ağır ekonomik krizlerinden biri patlak verdi! 19.000 TL olan Amerikan Doları, bir gecede 40.000 liraya çıktı! Faizler tavan yaptı, ekonomi çöktü, insanlar işlerini kaybetti, peşpeşe iflaslar ve intihar haberleriyle sarsıldık ve tarihi bir kriz vuku buldu!

Bir ay kadar sonra, telefonum çaldı, sekreterim; “Yapı Kredi’nin şube müdürü arıyor” dedi. Müdür;
-“Zafer Bey, şimdi genel müdür yardımcımız aradı, yarın kaçta müsait olacaksanız ziyaretinize gelmek istiyoruz” deyince güldüm;
-“Hayırdır müdürüm, vergi dairesinden verdikleri teşekkür belgesi için kutlamaya mı geleceksiniz?” Müdür;
-“Patron, onu bugün duydum ve çok takdir ettim, içtenlikle kutlarım ama ziyaretin sebebini bilmiyorum, yarın kendisinden öğreniriz.” dedi ve ertesi gün saat 10 için randevulaştık.

Elinde bir kutu çikolata ve Yapı Kredi Bankası yayınlarından seçilmiş bir set kitap hediyesiyle arz-ı endam eyleyen, ak saçlı misafirimiz, kahvesinden bir yudum alır almaz, kız istemeye gelmiş bir kayınpeder edasıyla;
-“Sebebi ziyaretimiz” diye söze başladı, “Zafer Bey, ben 33 yıllık iyi bir bankacı olduğum halde, 5 Nisan krizini öngörememiştim ama maşallah siz krizden iki hafta önce şubemize gelip, o kara bulutların yağmur değil, kriz getirdiğini söylemişsiniz. Bu yüzden genel müdürlükte herkes sizden söz ediyor, ben de hem sizi tanımak, hem de tebrik etmek için geldim. Nasıl böyle bir erken teşhiste bulunabildiniz, lütfen paylaşır mısınız?”

Bu samimi soruya benim cevabım özetle şöyle olmuştu;
-“Ocak ayından beri iyice bozulan ekonomik verilere karşın, Hükümet’in devekuşu misali kafasını gömerek ısrarla sürdürdüğü siyasi tutarsızlıklara sadece bakmak yetmezdi, ben görmeye çalıştım ve 21 Mart Pazartesi günü krizin geleceğinden emin olunca da, ertesi günü çalıştığımız bankalara gidip kredilerimi kapattım.”

Misafirimiz;
-“Bu gerçekten takdire şayan, bakmakla görmek arasındaki farkın en güzel örneğini verdiniz, sizi samimiyetle kutluyorum. Bankamızın kapısı size her zaman açıktır, kredi için olmasa da, kahvemizi içmeye her zaman bekleriz.” diyerek vedalaşırken, son söz olarak dedim ki;
-“Keşke ben değil de, asıl görmesi gereken siyasi irade bakmakla kifayet etmeseydi ve Türkiye ekonomisi bu felaketi yaşamasaydı! Allah yardımcımız olsun.”

Sözün özü; ne yazık ki günümüzde de bir ekonomik krizin ayak sesleri her geçen gün daha sert duyuluyor.

Tabii ki yanılmayı herkesten çok ben isterim, çünkü Türkiye’nin 1991, 1994, 1998, 2001 (hele o krizde 43 müşterim battı, Dolar 685.000 liradan 1.350.000 liraya fırladı ve bir gecede yarım milyon Dolarım buhar oldu, uçtu!) ve 2008 krizlerinden ne büyük kayıplara uğradığını bizatihi yaşamış bir işadamıyım.

O acı tecrübelerimin ışığında diyorum ki, kriz uyarısında bulunan kişiler arasında eski bakanlar, merkez bankası başkanları, siyasetçiler, ekonomi profesörleri, işadamları, ekonomistler, gazeteciler gibi ekonomiden anladığı sabit olan onca insana kulak vermeyip, bir de Vatan haini gibi göstermek, iktidarın bir devekuşu misali kafasını gerçekler havuzuna gömmesiyle eşdeğerdir ve böyle bir hakkı ve lüksü de yoktur!

Unutulmaması gereken gerçek odur ki, hepimiz aynı gemideyiz ve Türkiye’nin bir kriz daha yaşayarak G20 dışına düşmesi değil, bilakis G10 ülkeleri arasına girmesi ve muasır medeniyetler seviyesinin bile üzerine çıkması, sadece AKP’lilerin değil, CHP, İP ve MHP’lilerle birlikte benim gibi hayata partilerüstü bakan Türkiye sevdalılarının da temel amacıdır.

Yüce Allah, Milletimizi tüm krizlerden ve savaşlardan korusun, birlik ve beraberliğimizi daim etsin inşallah.

Selam ve sevgilerimle.

Zafer KARADAĞ
www.harclik.net
20 Temmuz 2018, Taşkent

* * *

ASIL FIRTINA DAHA YENİ BAŞLIYOR!

Finans kulislerinde dolaşan iddiaya göre, pek çoğu büyük 85 şirket iflasın eşiğinde. Buna rağmen ‘başkan ve aile kabinesi’ tek elde bir yönetim inşa ediyor. Kriz böyle engellenemeyeceğine göre, ülkeyi ‘küçük korku dükkanı’na çevirmenin yegane anlamı var: Krizle değil, krizin sonuçlarıyla mücadele etmek! Ama hukuk iktisadı düzenlemedi mi, iktisadın doğal hukuku devreye girer. Ve fırtına daha yeni başlıyor…

Küçücük bir bakkal dükkanıyla başladı. Anadolu Kaplanları’nın ‘altın yılları’ 1990’larda hızla zincir mağazaya dönüştü. 2000’li yıllarda enerji ihalelerinden hatırı sayılır paylar kaptı. Arada yıldızını AKP vekilliğiyle de parlattı. İnşaatın devr-i saadet döneminde herkes gibi yelkenini kentsel rantın rüzgarlarıyla şişirmek istedi. ‘En büyüğünü ben yapacağım’ hırsıyla kamu bankalarından çektiği kredileri inşaat projelerine yatırdı. Ama işte, partisinden ‘dolar dolsa ne olur dolmasa ne olur’ türünden şakacı beyanların saçıldığı günlerde, bilançosu tepetaklak oldu. Borcunun taksidini dahi ödeyemiyor şimdi…

Açık açık yazamasak da olabildiğince tarif etmeye çalıştığımız bu büyük şirket, Türkiye ekonomisinin 16 yıllık fragmanı gibi. Ve filmin sonu mutlu bitmeyecek anlaşılan. Zira pek çok iktisatçı, 1994 ve 2001’dekine benzer ‘şok dalgası’ndan ziyade, daha uzun süreli bir krizle karşı karşıya olduğumuz konusunda hemfikir. Derin ve yapısal nedenleri olmakla birlikte, illa bir ad verilecekse eğer, buna borç krizi demek doğru olur. İlerlemesi ağır, sonuçları yıkıcı olacak.

Peki Türkiye’nin yeni rejiminin temsilcileri ne yapıyor? Tam da krizin nedeni olan ekonomik politikaların yansıması olan kabine, Londra’dan gelen telefonlarla dolar fiyatının yükseltildiği türünden komplolar üreterek yönetebileceğini düşünüyor olabilir. Lakin; şirketlerin bilançosundan taşan borçlar patates değil ki, Suriye’den getirdiğin çuvallara sığsın!

BORÇLAR BİLANÇOLARDAN TAŞIYOR
İleride bu kriz için de somut bir milat istenirse, 24 Haziran tarihi not edilebilir. Neden mi? Gelin önce ısrarla görmezden gelinen bazı gerçekleri madde madde hatırlatalım:
* Hazine verilerinden, eski Hazine bürokratı Hakan Özyıldız’ın hazırladığı tabloya bakılırsa; 2002’de iç borçların toplamı 214 milyar liraydı. 2018’in ilk üç ayı itibariyle bu rakam 13 kat artarak 2.8 trilyon liraya çıktı. Aynı dönemde özel şirketlerin borcu 41 milyar liradan, 39 kat artarak 1.6 trilyon liraya, vatandaşın bireysel borcu ise 7 milyar liradan, 70 kat artarak 525 milyar liraya fırladı.
* Toplam dış borç 16 yıl önce 171 milyar lirayken, 12 kat yükselerek bugün 2 trilyon lirayı buldu. Özel şirketlerin dış borcu 47 milyar liradan, 18 kat artıp 843 milyar liraya, bankalarınki 20 milyar liradan, 42 kat artıp 840 milyar liraya çıktı. Yani 2002’de iç ve dış borçların toplamı 386 milyar lirayken, bugün rakam 10 kattan fazla artıp 4.8 trilyon liraya dayanmış durumda.
* Türkiye Bankalar Birliği Risk Merkezi’nin Mayıs 2018 raporuna göre, toplam batık kredi miktarı 75 milyar liraya ulaştı. Bugüne kadar varlık yönetim şirketlerine, yani bankaların umudu kesip belli bir para karşılığında tahsilatçılara sattığı batık kredi miktarı da 22 milyar lirayı buluyor. Buna bir de büyük şirketlerin bugünkü kurdan 97 milyar lirayı bulan kredi yapılandırmasını eklerseniz, en iyi ihtimalle 200 milyar liraya yakın kredinin şu anda batık olduğu ortaya çıkıyor.
* En son not kıran kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s’in yayınladığı raporda tablo daha da vahim. Sorunlu kredilerin toplam kredilere oranının önümüzdeki aylarda yüzde 4’ün üzerine çıkacağı uyarısı yapılıyor. Hadi öngörüyü geçelim. Şu anda İş Bankası’nın yüzde 2.2, Garanti’nin yüzde 2.8, Halkbank’ın yüzde 3, Yapıkredi’nin yüzde 4, Vakıfbank’ın yüzde 3.9. Yüzde 2’nin üzerinin kırmızı alarm olduğunu hatırlatalım ve bu oranların tamamen batmışları kapsadığını ekleyelim. Yani yapılandırmaya girenler dahil değil. Orada tablo üç banka için korkunç: İş Bankası yüzde 7.9, Akbank yüzde 9.7, Garanti ise yüzde 16.1 gibi rekor seviyede.
* Bloomberg geçen hafta önemli bir haber yayınladı. Türkiye’de 15 yılda enerjiye yapılan 93 milyar dolarlık yatırımın 70 milyar dolarlık kısmının banka kredileri ile karşılandığı belirtilen haberin çarpıcı kısmı, borcun 51 milyar dolarının hala ödenmemiş olmasıydı. Neredeyse bankalar hariç özel sektör borcunun yüzde 15’i demek bu. Varlık satışı yapacağını açıklayan sadece Bereket Enerji’nin 6.1 milyar dolar borcu olduğu düşünülürse, sektördeki şirketlerin hali daha net ortaya çıkıyor. Toptan ticaret ve perakendeye değinmiyoruz bile. Sektör sektör bu liste uzayıp gider…

TAŞLANACAK ŞEYTAN: İNŞAAT
Türkiye’de sıfırdan kurulan en son sanayi tesisinin 2001 krizindeki Ford Fabrikası olduğu düşünülürse, o halde bu kadar borç niye yapıldı diye sormak gerekmez mi? İşte bugünkü krizin sırrı da burada zaten. Nasıl ki, 2001 krizinde taşlanan ‘şeytan’ bankalarsa, bu kriz için de taşlanacak ‘şeytanın’ adını koyalım şimdiden: İnşaat! Bu kanserli hücre sadece inşaatı kapsamıyor artık. İnşaat denildiğinde Karadenizli müteahhidin akla geldiği günler çok gerilerde kaldı. ‘Yeni Türkiye’de; enerjiden market zincirlerine, elektronikten turizme, finanstan tarıma, otomotive kadar hemen her şirket unvanının yanına bu ballı işi de eklemeyi ihmal etmedi. Borç yapılandırması isteyen şirketlere bir bakın, hepsi de boğazına kadar çimentoya batmış halde. Durumun vahametini göstermek bakımından ilaç sanayii ibretlik derslerle doludur mesela.

Çoğu kişi ilaç denildiğinde Eczacıbaşı’nı bilir. Oysa Eczacıbaşı’nın yüzde 75 hissesini Çek Zentiva’ya 2007’de sattığını hatırlamaz. Yerli ve milli ilaç denildiğinde akla gelen bu en köklü şirket neyle meşgul? Tarihi fabrikasının arsasına inşa ettiği Kanyon’dan sağladığı kolay paranın peşine düşüp; Zekeriyaköy ormanlarına villa kondurmakla ve Kartal’daki kentsel dönüşüm fırsatını değerlendirip oradaki fabrika arsasına da konut yapmakla… Hadi ilaca girmişken diğerlerini de hızlıca sıralayalım.

Deva İlaç Fabrikası arazisine Zorlu Ofis, Roche İlaç Fabrikası’nın yerine Özdilek AVM, Wyndham Grand Otel, River Plaza; Bomonti’deki Sanofi İlaç Fabrikasının yerinde Now Bomonti, Topkim İlaç Fabrikası arazisine de Kuzey Bomonti inşa edildi. Kağıthane’deki Hayat Kimya ve Hasel fabrikalarının yerinde ise AVM yükseliyor.

Gelelim 24 Haziran tarihinin niye milat olduğuna…

‘BAŞKAN VE AİLE KABİNESİ’ NE YAPMAK İSTİYOR?
Önce bazı bilgileri aktaralım. OHAL nedeniyle iflas erteleme yasaklandığı için borcunu ödeyemeyen şirketler ancak konkordatoya başvurabiliyor, yani alacaklıları ile anlaşarak borcunu bir süre ertelemeye ve yapılandırmaya gidiyor. Sadece Basın İlan Kurumu’nun yayınladığı 4 aylık tebligatlara bakıldığında irili ufaklı onlarca şirketin konkordato kararı alması dikkat çekiyor. Bunların içinde Dizayn Boru gibi Türkiye’nin en büyük altyapı borusu üreten şirketinin yanında; belediyelerden içme suyu projesi alan mühendislik şirketi, zincir gıda marketi, alüminyum fabrikası, aile sağlık ocakları ihalesi alan inşaat şirketi, tekstilciler, turizmciler, lojistikçiler, tanınmış gazlı içecek markasının bölge bayisi, çelik üreticileri ve hayli fazla sayıda inşaat malzemesi satan irili ufaklı toptan pazarlamacılar bulunuyor.

Ama asıl ciddi tablo, bankacılar korkudan seslerini çıkaramasalar da, finans koridorlarında dedikodusu dolanan listede. Kimi Türkiye’nin, kimi bulunduğu ilin en büyükleri arasında yer alan şimdilik 85 şirketin kredi borcunu ödeyemeyecek duruma düştüğü iddia ediliyor. Ve bilançoları sarsılan bankalar Ülker, Doğuş vb. devlere yaptıkları yapılandırmada ipin ucunun kaçacağını gördükleri için pazarlığa yanaşmıyorlar. Varlığı bulunanlar ya inşaatçı Ali Ağaoğlu ve tavukçu Keskinoğlu gibi ellerindeki varlıkları düşük fiyata satma yoluna gidecekler ya da iflas ertelemeye başvurmak zorunda kalacaklar. Yabancı fon veya ortak bulmanın ise hayal olduğunu düne kadar boy boy ‘benim sırtım sağlam’ demeçleri veren Ağaoğlu itiraf etti bile: “İstanbul Finans Merkezi için yatırımcı bulamıyorum.” Açıkça ‘bu işi benden alın’ diye feryat ediyor aslında. Adım adım ağırlaşan kriz, büyük-küçük diye ayırmıyor, ayırmayacak da. Ölçeğe bakmaksızın şirketlerin borç denizinde aynı anda boğulduğunu görmemiz uzak ihtimal değil.

Veriler gizli saklı olmadığına göre ‘başkan ve aile kabinesi’ bu durumu görmüyor mu? Pekala biliyor, seçimi bundan erkene almadı mı? Öyleyse Türkiye’deki tüm kurum ve kuruluşları tuhaf düzenlemelerle tek elde toplamanın, OHAL’i resmen kaldırıp valiye, bakana, kaymakama keyfiyetle OHAL ilan etme yetkisi vermenin amacı nedir? Koca bir ülke ‘küçük korku dükkanı’na çevriliyorsa krizle değil, krizin muhtemel sonuçlarıyla mücadele etme niyetinin açık beyanıdır bu.

Ne var ki, hukuk iktisadı düzenlemediği vakit, iktisadın doğal hukuku devreye girer. Paranın realitesi, ‘paranoid kişilik bozukluğu’nun bariz emarelerini sergileyen A Haber’i takip etmiyor çünkü. Dolayısıyla asıl fırtına daha yeni başlıyor… (Bahadır ÖZGÜR)

Yazılarım kategorisine gönderildi | BAKMAK YETMEZ, ASLOLAN GÖRMEK! için yorumlar kapalı

UÇURUMUN KENARINDAN DÖNELİ İKİ YIL OLDU!

UÇURUMUN KENARINDAN DÖNELİ İKİ YIL OLDU!

15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Günü’nde tüm Şehitlerimizi rahmet ve hürmetle, Gazilerimizi minnetle, fetöcü hainlerin emirlerine uymayarak o ihaneti ve tezgahı çökerten Türk Ordusu’nun şerefli subaylarını, astsubaylarını, Emniyet Teşkilatımızı ve de o gece gözünü kırpmadan kendini tankların önüne atan isimsiz Kahramanlarımızı, şükranla anıyorum.

“Ne istediler de vermedik!” diye diye alenen destekledikleri fetönün, güçlenip Türkiye’nin başına bela olmasına sebep olan siyasetçiler, aradan geçen iki yıla rağmen hala daha fetönün iktidarda ve muhalefette varlığı bilinen siyasi ayağına müdahale etmeyerek, Şehitlerimizin kemiklerini sızlatmaya devam ediyorlar.

Türk Milleti ve tarih, sadece fetöcü hainleri değil, onlara bu imkanları sağlayan ve hala yeterince mücadele etmeyenleri de affetmeyecektir!

Zararın neresinden dönülse kardır, umarım son hain yargı önüne çıkarılıncaya kadar, bu mücadeleye devam edilir!

Tüm Şehitlerimizin, Gazilerimizin ve asker, sivil tüm Kahramanlarımızın huzurunda saygıyla eğiliyorum.

Zafer KARADAĞ
www.harclik.net
15 Temmuz 2018, Taşkent

Yazılarım kategorisine gönderildi | UÇURUMUN KENARINDAN DÖNELİ İKİ YIL OLDU! için yorumlar kapalı