19 MAYIS ATATÜRK’Ü ANMA, GENÇLİK VE SPOR BAYRAMIMIZ KUTLU VE MUTLU OLSUN

19 MAYIS ATATÜRK’Ü ANMA, GENÇLİK VE SPOR BAYRAMIMIZ KUTLU VE MUTLU OLSUN

Bu anlamlı bayramı geleceğimizin teminatı olan gençlerimize armağan eden, Cumhuriyetimizin kurucusu Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını bir kez daha rahmet, hürmet, minnet, şükran ve özlemle anıyorum.

19 Mayıs 1919’da Samsun’dan doğan güneş, 98 yıldır olduğu gibi, bundan sonra da muasır medeniyetlere giden yolumuzu, özgürce aydınlatmaya devam edecektir.

Ne mutlu Türküm diyene!

Saygı ve sevgilerimle.

Zafer KARADAĞ
www.harclik.net
19 Mayıs 2017, Şanghay

Yazılarım kategorisine gönderildi | 19 MAYIS ATATÜRK’Ü ANMA, GENÇLİK VE SPOR BAYRAMIMIZ KUTLU VE MUTLU OLSUN için yorumlar kapalı

BURUK BİR “ANNELER GÜNÜ” KUTLAMASI

BURUK BİR “ANNELER GÜNÜ” KUTLAMASI

Ne yazık ki, Anneler Günü’nü Marmaris’te kutlamak için yola çıkan Anneleri taşıyan bir tur otobüsünün, Sakar yokuşunda frenleri patlaması sonucu, çoğu anneler ve çocuklarından oluşan 24 canımızı kaybettik, 10 yolcu da yaralandı.

Bir Muğlalı olarak acım çok büyük, hayatını kaybeden misafirlerimize Allah’tan rahmet, ailelerine sabır diliyorum, başımız sağolsun.

Eli öpülesi tüm Annelerimizin, o mübarek ellerinden öpüyor, nice “Anneler Günü”nü sağlık ve mutluluk içinde, evlatları ve sevdikleriyle birlikte kutlamalarını kalpten diliyorum.

Happy Mother’s Day.

母亲节快乐

Anneler Günü’ne atfen, yazar Mehtap Erel’in; “Her Kadının Bir Oğlu Olmalı” başlıklı yazısını da aşağıda paylaşıyorum.

Tüm Annelere en içten saygı ve sevgilerimle.

Zafer KARADAĞ
www.harclik.net
14.05.2017, Shanghai

* * *

HER KADININ BİR OĞLU OLMALI

Her kadının bir oğlu olmalı. Önce koynunda göğsünde büyütmeli sonra boyunu aşmalı. Mutfakta bir şeyler hazırlarken gelip kafasından, tam tepesinden öpmeli annesini. Daha dün altını sen temizlemiyormuşsun gibi “çok fıstıksınız bugün hanımefendi” demeli.

Her kadının bir oğlu olmalı. Bulaşık makinesini açıp yarı dolu, sıyrılmamış tabağı bardak bölmesinde bulmalı her kadın. Terlikleri mutfakta yere yapışmalı, “oğlum şu reçelle kavga mı ediyorsun napıyorsun?” diye seslenmeli içeri, kocaman bir adam gelmeli karşısına, ağzı burnu reçel içinde kadına bakıp “ne reçeli?” demeli.

Her kadının bir oğlu olmalı, kirlisini, terlisini temizlerden ayırmayı bir türlü öğrenememeli, söylenmeye başlayınca da kucağına aldığı gibi havaya kaldırıp “dünyanın en huysuz ama en güzel annesi” diye annesini sevmeli.

Her kadının bir oğlu olmalı. Yolda yürürken kolunu omzuna atmalı, ilerde yolda kalabalık bir grup gördüğünde annesini diğer tarafına korumaya almalı, sanki düne kadar annesinin kucağında gezen o değilmiş gibi.

Her kadının bir oğlu olmalı. 45 numara ayakkabıları evin ortasında çıkarıp gelip yanına, sanki daha 4 yaşında gibi başını göğsüne koymalı, “yoruldum annem, açım” demeli. O koca herif bir kalemde 4 yaşına dönmeli.

Her kadının bir oğlu olmalı. Düne kadar donunu sen giydirirken bugün “yakamız açık mı biraz hanımefendi?” diye trip atmalı.

Her kadının bir oğlu olmalı. “Ya ilerde karın beni sevmezse” falan diye yol yapmalı kadın. Oğlu da “seni sevmeyen kadını ben ne yapayım” demeli. O işlerin öyle olmadığını bilsen de ses etmemeli. Acı bir tebessüm oturmalı yüze. Canım oğlum, SEN beni sev yeter demeli.

Her kadının bir oğlu olmalı. Arkadaşlarıyla çıkacakken “oğlum paran var mı?” demelisin o cebine bakmadan “var” demeli. Gidip cüzdanına para koyup sonra koymamış gibi babaya “çocuğa harçlık versene” demeli.

Her kadının bir oğlu olmalı. Tam kızmışken, bağırırken gelip bir makas almalı yanağından “kızma annelerin en güzeli” demeli, neye kızdığını unutturmalı.

Her kadının bir oğlu olmalı. Yaşlılığında ziyaretine gelmeli. Ve sanılanın aksine gelinle falan değil, tek başına… Hiç öyle sandığınız gibi ”ay ailecek görüşelim” derdinde değildir erkek anneleri. Oğlum gelsin ve sanki hiç bir şey değişmemiş gibi koklaya kollaya öpeyim, beraber bir şeyler yiyelim bizbize diye düşünürler. Oğullarının annesi olmak isterler eskisi gibi.

Her kadının bir oğlu olmalı. Her kadın hayatının bir döneminde erkek berberinde beklemeli, çok enteresan tecrübe gerçekten.

Her kadının bir oğlu olmalı. Özel gecelerde, yemeklerde, düğünlerde falan zorla dansa kaldırmalı oğlunu. Kazık gibi eğilip bükülmeden durmalı oğlu, kadın dans etmeyi göstermeli.

Her kadının bir oğlu olmalı. Dün ağzının kenarından meyve püresi silerken bugün hesap istemesini, bahşiş bırakmasını izlemeli.

Her kadının bir oğlu olmalı. Evladı “ilerde bana bakacak” ya da “altımdan alacak” diye düşünmeden de sevebileceğini öğrenmesinin tek yolu bu sanırım. Evlat karşılıksız sevilen tek canlı.

Erkek anneleri oğullarını bir şey bekleyerek değil, gideceğini bilerek severler. Hem de öyle güzel öyle çok severler ki… Anlayabilmeniz için bir oğlunuz olmalı…

Yazılarım kategorisine gönderildi | BURUK BİR “ANNELER GÜNÜ” KUTLAMASI için yorumlar kapalı

ÇİN’DEKİ TÜRKLERE SAMİMİ BİR DUYURU

ÇİN’DEKİ TÜRKLERE SAMİMİ BİR DUYURU

Çin’de yaşayan sevgili Türkler,

Geçtiğimiz 23 Nisan Pazar günü Şanghay’daki Türkler olarak, Century Park’ta düzenlediğimiz pikniği bir bayram kutlamasına çevirmiş ve çoluk çocuk hepimiz çok mutlu olmuştuk. ❤

Şimdi de 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramımızı kutlamak için, 21 Mayıs Pazar günü saat 13:00’te Şanghay Üniversitesi kampüsünde bulunan gölet kıyısında bir piknik daha düzenleyeceğiz, katılımınız bizi mutlu edecektir.

Bu vesileyle naçizane iki öneride bulunacağım.

Öncelikle Çin’deki Türk Toplumu olarak, aramızdaki birlik ve beraberliğin güçlenerek sürmesi için, bu tür etkinlikleri daha düzenli ve sürekli hale getirmemizin yararına ve önemine dikkatinizi çekmek istiyorum.

Şanghay’ın yanısıra, Pekin, Guangzhou, Shenzhen, Xiamen, Yiwu, Hangzhou, Nanjing, Xi’an, Qingdao vb. şehirlerde yoğunlaşan Türklerin, eş zamanlı olarak düzenleyecekleri bu kutlamaları geleneksel hale getirebilirsek, önemli bir eksikliği de gidererek, Çin’deki nüfusu hızla artmakta olan Türk Toplumunun kıvançta ve tasada bir araya gelerek sevinçlerini, başarılarını ve üzüntülerini paylaşmalarını kolaylaştırabiliriz.

Ayrıca, bu kutlamalara davet edeceğimiz Çinli misafirlerimize gelenek ve göreneklerimizin yanısıra, Türk mutfağını ve Ülkemizin güzelliklerini tanıtarak, Türkiye ile Çin arasındaki iyi ilişkilerin güçlenmesine ve daha fazla Çinli turistin Ülkemizi ziyaret etmesine katkıda bulunabiliriz.

Geçmişten bir örnek vermek gerekirse, 2003 yılında Şanghay Başkonsolosluğumuzun öncülüğünde kurulan ve 2005 – 2006 yıllarında benim yönetim kurulu başkanlığını üstlenmekten gurur duyduğum Shanghai Türk Kültür ve Dayanışma Derneği olarak, bu tür etkinlikleri ve bazı sosyal sorumluluk projelerini başarıyla yürütüyorduk.

Ekte, o güzide Derneğimizin logosunu ve etkinliklerimiz arasında yer alan ve 2006 yılında 126 kişinin katılımıyla Pudong’da gerçekleştirdiğimiz 23 Nisan kutlamasından bazı fotoğrafları görebilirsiniz.

Eğer benden sonraki başkan zamanında bu faydalı dernek kapatılmasaydı, geride bıraktığımız 11 yılda çok daha kurumsal bir yapıya bürünmüş olurdu ve güzel hizmetler vermeye de devam ederdi, bence çok yazık oldu.

Her işte bir hayır vardır, inşallah bu samimi duyurum vesile olur ve Çin’de yerleşik yaşayan Türkler arasında güçlü bir dayanışma sağlayacak yeni bir yapılanmanın temelleri atılır, malumunuz, “zararın neresinden dönülse, kardır” demiş Atalarımız.

Diğer söylemek istediğim konu ise şöyle, wechat’te “MarkeTürk” adında bir grup kurduk, ancak büyük ihtimal henüz duymayan Vatandaşlarımızın sayısı hayli fazladır.

Çin’de Türk malı ürünler satan ya da hizmet sektöründe faaliyet gösteren Türklerin ürün ve hizmetlerinin pazarlamasını ve satışını yaptığı bu grup henüz yeni olmasına rağmen şimdiden; zengin bir gıda ürünleri yelpazesinin yanısıra, hediyelik eşyalar, ihtiyaç maddeleri ve bazı hizmetlerden oluşan geniş bir tedarikçi zincirinin ortak platformu olmayı başardı, satıcı veya tüketici olarak bir an önce üye olmanızı tavsiye ederim.

Hatta, ne mutlu ki, canı çektiği halde kısıtlı bütçesi nedeniyle bazı ürünleri satın alamayan Vatandaşlarımız için, Ülkemizde ve pek çok uygar ülkede sıkça rastlanan “Askıda” uygulaması da başladı. Örneğin satıcıya 2 adet ekmek siparişi verdiğinizde 3 tane parası öderseniz, o ekmek hemen Askıya çıkıyor ve “Askıda ekmek var mı?” diye soran, ihtiyaç sahibi her hangi bir Vatandaşımıza, sorgusuz sualsiz gönderiliyor.

Tahmin edebileceğiniz gibi, bu uygulamada veren el ve alan el birbirini tabii ki tanımıyor, bilmiyor.

Eğer gönlümden geçtiği gibi, bu duyuruma kulak verilir ve 21 Mayıs 2017 Pazar günü Çin’in farklı şehirlerinde yaşayan Türklerin eş zamanlı olarak bir araya gelip kutlayacakları bir 19 Mayıs Bayramı yaşayabilirsek, gelecekteki ortak Türk etkinlikleri için harika bir başlangıç yapmış oluruz.

Önümüzde iki hafta gibi uzun bir süre olduğu için, 19 Mayıs bayramını Çin’de de en güzel şekilde kutlamak için gerekli hazırlıkları yapabilirsiniz.

Bu bağlamda, Türk ürünleri satan tedarikçiler de, bu bayram kutlamaları ve Askıda uygulaması için özel bir pazarlama ve tanıtım çalışması yaparak indirim uygularlarsa, geleneksel tadlarımızı özleyen Vatandaşlarımızın ve özellikle öğrenci kardeşlerimizin o güzel ürünlere ulaşması daha kolay olacaktır.

Lütfen bu samimi duyuruyu üye olduğunuz diğer wechat, whatsapp, Facebook ve email gruplarında paylaşın, böylece daha çok Vatandaşımızın haberdar olmasına yardımcı olabilirsiniz.

Tüm Vatandaşlarımıza işlerinde, okullarında ve tüm yaşamlarında sağlık, başarı, bol kazanç ve mutluluklar diliyorum.

Selam, sevgi ve saygılarımla.

Zafer KARADAĞ
www.harclik.net
7 Mayıs 2017, Şanghay

Yazılarım kategorisine gönderildi | ÇİN’DEKİ TÜRKLERE SAMİMİ BİR DUYURU için yorumlar kapalı

23 NİSAN MİLLİ EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMIMIZ KUTLU VE MUTLU OLSUN

23 Nisan Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramımız kutlu ve mutlu olsun

Happy 23 April National Sovereignty and Children’s Day.

国家主权和儿童节快乐.

Bu güzel Bayramın anlam ve önemine ilaveten, 1923 yılı Temmuz ayında “The Saturday Evening Post” dergisi yazarı İsaac F. Marcosson’un Ankara’da Atatürk’le yaptığı, tarihi bir röportajı paylaşmak istiyorum.

Ne mutlu Türküm diyene!

Selam ve sevgilerimle.

Zafer KARADAG
www.harclik.net
23.04.2017, Shanghai

* * *

TÜRKİYE’NİN KURULUŞ YILLARINDA BİR YABANCI GAZETECİNİN ANKARA YOLCULUĞU VE ATATÜRK’LE GÖRÜŞMESİ

“The Saturday Evening Post” dergisi yazarlarından İsaac F. Marcosson 1923 Temmuz ayında Ankara’ya gelmiş ve Mustafa Kemal Paşa ile bir görüşme yapmıştır. Daha sonra adı geçen derginin 20 Ekim 1923 tarihli sayısında bu görüşme ile Anadolu seyahati izlenimlerini kaleme alan bir yazı yayımlamıştır. Yazarın -Lozan Antlaşması arifesinde- İstanbul’dan hareketle Mudanya-Bursa üzerinden Ankara’ya gelişi, Ankara’daki temasları ve Mustafa Kemal Paşa ile görüşmesi, Türkiye’nin kuruluş yıllarındaki birçok ilginç olayı da sergilemektedir. “Kemal Paşa” adını taşıyan bu uzun yazıdan -okuyucuların da ilgisini çekebilecek- bazı bölümler sunuyoruz.

* * *

(A FOREIGN JOURNALIST’S VISIT TO ANKARA DURING THE EARLY YEARS OF MODERN TURKEY AND HIS INTERWIEW WITH ATATÜRK

The author presents selected passages from a long article on an interview with Atatürk by Isaac F. Marcosson which appeared in the Saturday Evening Post dated 2001 October 1923, which he believes to be of interest to Turkish readers.)

* * *

Bir zamanlar Ankara, sadece kedileri ve keçileriyle ünlüydü. Bugün, Anadolu’nun uzak tepelerindeki bu eski, hantal şehrin, dünya çapında başka bir önemi var. O, sadece yeniden kurulmuş Türk Devletinin başkenti ve dolayısıyla bütün çağdaş demokrasi deneyimlerinin en renklisinin merkezi değil, aynı zamanda Dünya Savaşının acı sonuçlarının ortaya çıkardığı birçok önemli şahsiyet arasında sivrilen -tam unvanıyla- Gazi Mustafa Kemal Paşa’nm da yaşadığı yer.

Savaş içinde doğmuş olan Türk Devletinin kritik bir saatinde, bu kişiyle Ankara’da konuştum. Lozan Konferansı dağılmak üzereydi. Savaş veya barış hâlâ boşlukta sallanıyordu. Daha dün Başvekil Rauf Bey bana şunları söyledi: “Eğer Müttefikler savaş istiyorlarsa, istediklerini elde edebilirler”. Hava, gerginlik ve belirsizlik doluydu. Sıkıntılı çevrenin üzerinde, kendisini görmek için bu kadar yol gittiğim şefin tâviz vermez varlığı dolaşıyordu. Hükümetin kendisi gibi, olaylar da onun etrafında dönüp duruyordu.

Seyahatin güçlüğü, çevrenin çetin ve dramatik karakteri açısından Anadolu, bir yıl önce Sun Yat-sen’i görmek için yaptığım Güney Çin cephesi gezisini çok andırıyordu. Onunla Kemal arasında belli bir benzerlik vardır. Her ikisi de, bir çeşit ilhamla dolu liderlerdir.Her ikisinde de, yıkılmış imparatorlukların yan ürünü olan o alevli bağımsızlık ideali mevcuttur. Paralellik burada sona eriyor. Kemal, kan ve demirden bir insan, bir doğu Bismarck’ı; sebatkâr, acımasız, yenilmez. Oysa Sun Yat-sen, rüya ve hülya içinde, kaderin ebedî oyuncağı; atasözündeki kedinin ne kadar çok canı varsa, onun da o kadar çok siyasal hüviyeti -hattâ ekleyebilirim ki, o kadar çok hükümeti- var.

Türkiye Türklerindir

Bu kişiler ne kadar farklıysa, arkalarındaki milletler de o kadar farklı. Çarpıcı bir karşıtlık da burada. Çin, bencil amaçların bitmek bilmez çatışması ve liderlik yokluğu yüzünden, inanılmaz denilebilecek bir siyasal kaos içinde çalkalanırken; Türkiye, uzun ve kanlı tarihinde ilk defa, belirli sınırlara, gerçek bir vatana ve Müslüman dünyasının kaderine şekil verebilecek -bu arada Amerika’nın Yakın Doğudaki ticarî özlemlerini de etkileyebilecek- bir milliyetçi hedefe sahip, homojen bir millet olarak ortaya çıktı. Yeni slogan, “Türkiye, Türklerindir”. Bütün bu hayret verici evrimin aracı ve ilham kaynağı Kemal Paşadır; 1919’da Türkiye’nin, yenilgi ve iflâs sonucu, olabileceği kadar düşkün olduğu hatırlanırsa, bu neredeyse bir mucizedir.

Türkiye gezimin gerçek hedefi oydu. Parlayan cami ve minareleriyle perişanlık içindeki haşmetine rağmen hâlâ şehirlerin kraliçesi olan İstanbul’un kendine özgü cazibesi vardı ama, Haliç kıyılarına vardığım andan itibaren benim ilgim Ankara’da toplanmıştı.

Bu tutkunun gerçekleştirilebilmesi için güç bir zaman seçmiştim. Görünüşe göre, Lozan Konferansı çıkmaza girmişti; uzun zamandanberi beklenen barış, her zamankinden dana uzak görünüyordu. Savaş hali, hâlâ devam ediyordu. İşgal ordusu, sokaklara savaşçı bir renk ve hava verirken, büyük bir Müttefik donanması da ya Boğazda demirli duruyor veya Marmara denizinde atış tatbikatına çıkıyordu. Anadolu tepelerindeki başkente ulaşmak daha da güçleşmişti.

Her engel, sonu gelmez bürokratik bağlarla sürüp gidiyordu. Çabuk iş görmek isteyen bir Amerikalı için böyle bir kombinezon bir felâketti. Daha sonraki deneyimlerim, Kipling’in, Doğu ülkelerindeki enerjik bir Yankee’nin akıbetini anlatan ünlü hikâyesindeki gerçeği doğruladı. Adamın mezar taşında şöyle yazılıydı: “Doğuyu acele ettirmeye çalışan ahmak, burada yatıyor.”

Mizaçtan ve diğer şeylerden kaynaklanan bütün bu engellere ek olarak Türkler, Chester imtiyazının gerçekleştirilmesinin, kağıt üzerinde göründüğü kadar kolay olmayacağını anlamaya başlamışlardı ve bu da onları tedirgin ediyordu. Ankara’ya gidiş izin alabilmiş en son sivil, vesikasını -vizenin Türkçe adı- alabilmek için, İstanbul’da yedi hafta beklemek zorunda kalmıştı. Diğer iki üç kişi ise, dört haftalık meraklı ve sonuçsuz bekleyişten sonra, öfkeyle ülkelerine dönmüşlerdi. Başarı ümidi parlak değildi.

İstanbul’daki ilk günümde, Amerikan Yüksek Komiseri Amiral Mark L. Bristol’e saygı ziyaretinde bulunduğumda, kendisinden Ankara’ya gidebilmem için yardım istedim. Bana hemen, o zamanlar Ankara’nın İstanbul’daki baş temsilcisi olan Dr. Adnan Beye bir takdim mektubu verdi; bütün izin belgeleri ondan geçiyordu.

Dışişleri Bakanlığının bulunduğu ve Türk tarihin pek çok uğursuz olayına sahne olan ünlü Babıâli’de kendisini görmeye gittim. Kızıl Sultan Abdülhamid’in kirli âletleri ve işbirlikçileri, günlerini burada geçirmişlerdi. Yapının, tarihteki zengin kardeşi Ayasofya Camii kadar heybetli olacağını umuyordum. Oysa, mimarî güzellikle en küçük ilgisi olmayan ve temizlenmeye şiddetle muhtaç, kirli, düzensiz yayılma gösteren, sarı bir bina karşıma çıktı.

Adnan Beyin şahsında ilk Türk müttefikimi buldum. Üstelik, kendisinin geniş ve cömert görüşlü, tecrübeli bir kişi olduğunu da keşfettim. Milliyetçi hareketin güç günlerinde Kemal’in ilk yardımcılarından biri oluşu nedeniyle, Ankara Hükümetinin ilk başkan vekili olmuştu. Ayrıca, başka bir nedenden dolayı da şöhreti vardı; Türkiye’nin önde gelen kadın reformcusu ünlü Halide Hanımın kocasıydı.

Gidiş iznim için Ankara’ya hemen bir telgraf çekti. Somut olarak bu izin, İstanbul Polis Müdürlüğünce verilen bir belgede -yukarıda değinilen vesikada- ifadesini buluyordu. Dünya Savaşı günlerinde, sahibine cepheye gitme imkânını veren ve beyaz paso adı verilen bu belgeyi elde etmek güç bir işti. Şimdi anlayacaktım ki, peşinde koştuğum Ankara’yı ziyaret izniyle kıyaslandığında bu paso, halka dağıtılan el ilânları kadar kolay sağlanır birşeydi.

Adnan Bey, Ankara’dan yaklaşık üç gün içinde cevap alacağını söyledi. Anlıyordum ki, üç gün, Rusça seichas kelimesine benziyordu; bu kelime, sözlük anlamı olarak “hemen” demekti ama, kendi ülkelerindeki faaliyetler, daha doğrusu faaliyetsizlikler, hakkında kullanıldığı zaman genellikle “gelecek ay” anlamına geliyordu.

Bürokratik Güçlükler

Bir hafta geçtikten sonra Amerikan Elçiliği, Babıâli’den, müracaatıma bir cevap gelip gelmediğini sordu; hiçbir cevap gelmemişti. Birkaç gün sonra Türk memurları çılgına döndüler. İngiliz, Fransız ve İtalyan vatandaşları dışında hiçbir yabancının, Ankara’nın rızası olmadıkça İstanbul’a girip çıkamıyacakları hakkında bir emir çıkarılmıştı. Mevcut izin belgeleriyle Paris veya Londra’dan yola çıkmış kişiler, -ki içlerinde bazı Amerikalılar da vardı- Türk sınırında bekletiliyorlardı; oysa emir, onlar yola çıktıktan sonra çıkarılmıştı. Amiral Bristol’ün vaktinde ve ısrarlı çabaları sonucu, sınır yasağı Amerikalılar için kaldırıldı. Bir gün içinde Ankara, protesto ve başvuru telgraflarına boğulmuştu; ben de, kendi dilekçemin, yeni ve artan kargaşa içinde tümden kaybolmuş olacağını düşünüyordum.

Bu arada, İngilizce, Fransızca ve Almancayı akıcı şekilde konuşan Reşat Bey adında iyi, dürüst bir Türk gencini dragoman, yani kurye ve tercüman olarak sağlamıştım. Hiçbir yabancı, böyle bir yardımcı olmaksızın Ankara’ya gidemez; çünkü tek tük yerler dışında, Anadolu’da konuşulan tek dil Türkçedir. Aslında Reşat bey, Ankara’da bir yıl Amerikan konsolosluğu yaptıktan sonra daha yeni emekliye ayrılmış bulunan Robert Imbrie’den miras kalmıştı. Reşat Bey onun tercümanıydı. Imbrie ile yakın temasları sayesinde Amerikan âdetlerini öğrenmişti; gecikmeden dolayı duyduğum sabırsızlığı da gayet iyi anlıyordu. Onun da Ankara’da büyük etkisi vardı; benim için arkadaşlarına birkaç telgraf çekmişti.

İkinci haftanın sonunda Amiral Bristol, iznimin çabuklaştırılması için Adnan Bey’e kişisel bir müracaatta bulundu ve Babıâli’den Ankara’ya sert bir ikinci telgraf gitti. Tanıştığım diğer Türkler ve Amerikalılar da telgrafla başvurularını buna eklediler. Şüphesiz başka işlerim de vardı ama önümdeki zaman kısıtlıydı ve herşey bir yana, Kemal bu gezimin başlıca ödülüydü; onunla görüşmeye kararlıydım. Bu yüzden Temmuz başlarında Reşat Beyi, durumun ne olduğunu öğrenmek için Ankara’ya gönderdim. Ayın dördüncü gününün sabahında yola çıktı. Elçilikteki Bağımsızlık Günü töreninden otele döndüğümde, Reşat Bey’e hitaben Ankara’da hükümetteki arkadaşlarından birinden benim adresime gönderilmiş bir telgraf buldum; Ankara’ya gidiş iznimin, dokuz gün önce tellendiğini söylüyordu. Oysa önceki gün Babıâli Ankara’dan isteğim hakkında hâlâ ses çıkmamış olduğunu bildirmişti.

Araştırınca anladım ki, Polis Müdürlüğündeki bürokrasi yumağı içersinde önemli telgraf, bir kağıt yığınının altına atılmıştı; talebim üzerine başlatılan uzun bir arama, sabırsızlıkla beklenen mesajı ortaya çıkarana kadar da kimse, onun hakkında bir şey bilmiyordu. Bu, tipik bir Türk usûlüydü; tam Çin’in herhangi bir yerindeki “bir resmî dairede vuku bulabilecek cinsten. Reşat Bey dönüp de durumu bana bildirmeden önce, vesika elime geçmişti ve harekete hazırlanıyordum.

Bu ilk adım güçtü ama, asıl seyahatin hemen her merhalesi de eşit derecede güçlüklerle doluydu. Gene resmî bir Türk kararnamesiyle başım derde girecekti.

Eğer bir Türk olsaydım normal şartlar altında, araba vapuruyla İstanbul’un hemen karşısında Boğazın karşı kıyısında olan ve çok tartışılmış Berlin-Bağdad Demiryolunun Anadolu bölümünün başlangıç noktasını teşkil eden Haydarpaşa’dan trene binebilir ve yaklaşık yirmiyedi saatte vasıta değiştirmeksizin Ankara’ya varabilirdim. Oysa, 250.000 kişiden hayli fazla olan tüm Türk Ordusu, İzmit’in ötesinde demiryolu boyunca seferber edilmişti. Hiçbir yabancıya bu seyahati yapma izni verilmiyordu. Nisbeten -”nisbeten”i bile bile söylüyorum- kolay olan bu demiryolu yolculuğu yerine yabancı, gemiyle Mudanya’ya sonra trenle Bursa’ya, daha sonra bütün gün otomobille Anadolu ovasını geçerek Karaköy’e gitmek, orada da Haydarpaşa trenini beklemek zorundaydı. Yirmiyedi saat yerine, benim de yaptığım bu yolculuk, tam ellibeş saat sürdü.

Parlak güneşli bir pazartesi sabahı İstanbul’dan Ankara’ya hareket ettim. Amiral Bristol, Yüzbaşı T.H. Robbins komutasındaki bir denizaltı avcı botu’nu emrime vermişti; böylece kalabalık ve hiç de temiz olmayan yolcu vapurundan kurtulabildik. Yanımda, Mütarekeden sonra Türkiye’deki ilk Amerikan Yüksek Komiseri olan ve şimdi de Ankara’da ticarî bir görevi bulunan Lewis Heck ve sadık Reşat Bey olduğu halde, Marmara denizini geçerek Mudanya yolculuğunu dört saatte yaptım ve öğleyin oraya vardım. 1922 Kasımına kadar Mudanya, Türkiye haritasında bir noktadan ibaretti. Yunan yenilgisinden sonra, İngiliz ve Türk Orduları Çanakkale’de fiilî bir çatışmadan birkaç metre uzaktayken ve iki devlet arasında savaş kaçınılmaz görünürken, Türkiye’deki İngiliz Kuvvetleri Kumandanı General Sir Charles Harrington ve İsmet Paşa -Lozan’da Müttefik delegeleriyle böyle neşeli bir kovalamaca oynayan İsmet- burada buluştular ve birinci Lozan Konferansı’nın öncüsü olan ünlü mütarekeyi burada gerçekleştirdiler.

Madam Brotte ve Oteli

Köy, bir gece içinde üne kavuştu. Konferansın yapıldığı rıhtımın yanındaki küçük taş evde halen bir Türk ailesi oturuyor ve çocuklar evi doldurup taşırıyor. Kırk millik Bursa yolculuğunu, günde iki kere sefer yapan oyuncak trenle yapacak yerde, Bursalı bir tüccarın yeni almış olduğu yepyeni bir Amerikan arabasıyla seyahat ettik; gelmesi telgrafla emredilmiş olan bu araba, limanda bizi bekliyordu. Tepeler, zeytin ağacı yığınlarından görünmüyordu; vadilerde ise bol bol tütün ve mısır yetişiyordu. Anadolu köylüsü, tutumlu ve çalışkan bir kişidir; herhalde daha Yunan askerî araçları gözden kaybolurken, yeniden inşa faaliyetine başlanmış olmalıdır.

Müezzinler minarelerden akşam namazı çağrısını yapmazdan çok önce Bursa’ya, hâlâ ticarî önemini koruyan Türkiye’nin eski başkentine vardım. Gece Hotel d’Anatolie’ye indik; orada İstanbul’a dönerken tekrar konaklayacağım güne kadar rahata ve lüksün her türlüsüne veda ettim.

Bu otel, Anadolu’nun ünlü kurumlarından biri. Sahibi, en az otelin kendisi kadar seçkin bir kişi olan Madam Brotte. Küçük şelâlenin şarkılı akışını dinlediğimiz güzel bahçesinde, hâlâ Fransız köylülerinin beyaz kepini giyen bu garip yaşlı hanım, hikâyesini bana anlattı. Fransa’nın Lyon şehrinde seksendört yıl önce doğmuş ve yirmibir yaşındayken bir ipek uzmanı olan babasıyla birlikte Anadolu’ya gelmişti. Bursa, Fransızlarca kurulmuş ve halen de büyük ölçüde işletilmekte bulunan Türk İpek endüstrisinin merkezidir. Madam, gelişinden az sonra otelin sahibiyle evlenmiş ve onun ölümünden sonra işletmeyi üstlenmişti. Savaşlar, çekilmeler, yıkımlar, üzerinde etkisini bırakmıştı ama, vakarlı tavrını korumaktaydı. Türkiye’de o kadar uzun zamandır yaşıyordu ki, Fransızcasına Türkçe kelimeler karıştırıyordu. Bu güzel kokulu çevrede onun konuşmalarını dinleyip, sunduğu mükemmel yemeği hatırladıkça, Fransa’da değil Anadolu’da olduğumu idrak etmekte güçlük çekiyordum.

Şunu da ekleyeyim ki, alkol bakımından Anadolu, kupkurudur. Madamın bir üzüntüsü, Türklerin şarap mahzenini mühürlemiş olmalarıydı; bu mühürlerin ne zaman kaldırılacağını bir Allah bir de Ankara bilirdi. Anadolu’da geçirdiğim sekiz gün içinde tek damla içki görmediğimi belirtmeye değer. Dünyada içki yasağının içkiyi gerçekten yasaklar göründüğü belki tek yer burası. İstanbul ise, daha sonra anlatılacak başka bir hikâye.

Madam Brotte’de sömürge yayılmasının başka bir kanıtını gördüm. Dünyayı, özellikle uzak ülkeleri dolaşırken şunun farkına varırsınız ki, belli ırklar, yabancı topraklara yerleştiklerinde belli kuralları izlerler. Bir İngilizin ilk yaptığı şey bir banka kurmaktır. İspanyol mutlaka bir kilise yapar, Fransız da bir kahve açar. Anadolu’da da durum böyledir.

Ertesi sabah samimî ihtiyar Fransız hanımefendiye biraz üzüntüyle veda ettim. Bizi Mudanya’dan getiren otomobille Karaköy’e bütün gün sürecek olan yolculuğa başladık. Bursa’nın eteklerinde Yunan felâketinin ilk gözle görülür işaretlerini gördüm. Yol kenarlarında terkedilmiş yüzlerce kamyon -Yunanlıların zorakî hediyeleri- vardı. Türkler bunları kaldırmak veya kurtarmak zahmetine bile girmemişlerdi. Kırlara açıldıkça, yıkılmış çiftlik evleri her tarafta göze çarpıyordu. Yunanlıların Ankara’yı zaptedeceğine içtenlikle inandıkları saldırı sırasında tüm köyler baştan aşağı yokedilmişti. Oysa, ilerlediklerinden çok daha hızlı olarak geri döndüler.

Kağnı Yolculuğu

Gerçek Anadolu’daydık. Ses güzelliği bakımından ancak Mezopotamya ile yanşan bu tatlı isim, “güneşin doğduğu yer” demektir. Güneş, beşeri ve manevî tüm ileri atılımların hikâyelerinde geçen kişi ve olaylar üzerinde uzun zamandır parlamıştı; çünkü şimdi insanlığın beşiğinin kenarları diyebileceğimiz yerlerden geçiyorduk. Kitab-ı Mukaddes günlerinin muhteşem ve ölümsüz simaları bu ovalarda yürümüşlerdi. İskender ve Pompey’in orduları burada ordugâh kurmuş, ünlü Gordion düğümü burada kesilmişti. Gene zırhlı haçlılar, Kudüs’e giderken buralardan geçmişlerdi; sağımızdaki ve solumuzdaki yeşil tepelerin arasında Yakın Doğu medeniyeti doğmuştu.

Yerinde olarak Anadolu kağnı senfonisi adı verilmiş şeyle ilk temasım burada oldu. Türk çiftçisinin tek aracı öküz veya manda tarafından çekilen arabaların yağlanmamış tahta tekerleklerinden çıkan bu ses, belki dünyanın en acayip sesi. Tarsuslu Saul çağından bu yana, bu arabaların ne yapım şekli, ne de gürültüsü değişmiş. Gerçi korkunç gürültüyü işittiğinizde insana inanılmaz geliyor ama, yolları dolduran kağnı arabalarının sürücüleri için, yolculuk sırasında uyanık olmak, görgü kurallarına aykırı bir şey. Ancak gıcırtı durduğunda uyanıyorlar. Sessizlik, onların çalar saati. Yunanlılar Güneydeki önemli Türk limanlarını tıkadıkları zaman, Kemal’in bütün malzemeleri, Ankara’ya kadar iki yüz milden fazla bir mesafede bu arabalarla taşınmıştı.

Yolculuğa devam ettikçe memleket, gitgide Kuzey Fransa’nın savaştan sonraki görünümünü almaya başladı. Gülle çukurlarında hatmi çiçekleri büyümüştü; her tarafta, bir ev veya köyün kuru, katı harabesi, çevreye gözcülük ediyordu. Yunanlılarla Türklerin kanlı bir savaşa tutuştukları İnönü köyünden geçtik; tam güneş batarken de Karaköy’e vardık; burası, Türkiye’nin her tarafında görebileceğiniz, birkaç kahvehaneyle çevrili bir tren istasyonundan ibaretti. Türk ordularının bir birliği yakınlarda çadır kurmuştu. Kahvelerimizi içmeden önce, kağıtlarımızı polis incelemesine sunmamız gerekiyordu.

Bir saat sonra, o sabah Haydarpaşa’dan kalkmış olan tren vardı. Birinci mevki bir kompartımana kendimizi atarak, Ankara yolculuğumuzun son bölümüne başladık. Geceyarısı, bir zamanlar önemli bir kasaba olan ve Yunanlılarla Türklerin aylarca bir ölüm kalım savaşına tutuştukları Eskişehir’de bizi buldu. Türklerin 1921’deki çekilişinden sonra, kasaba Yunanlılarca yakılmıştı. Trene binip de sert koltuk -çünkü Türkiye’de Pulmanlar bilinmiyor- üzerinde biraz uyumaya çalıştığım anda, Anadolu’yu kaşındıran küçük seyyahlarla tanışmaya başladım. Bunlar, insanlara rahatsızlığın ne olduğunu gösteren küçük, inatçı tabiat rehberleridir.

Birkaç saattir etraf gitgide yalçınlaşmıştı. Sallanan mısırları ve şükran dolu yeşillikleriyle bereketli ovalar, çok geride kalmıştı. Durmadan tepelere tırmandıkça, zaman zaman Ankara keçisi sürüleri görüyorduk. Kasvetli, çıplak bir manzaraydı ama, gözle görülebilen bütün arazinin ve daha da ötesinin her santimi için dövüşülmüştü.

Ertesi sabah saat dokuzda, tembelce kıvrılan dar bir ırmağı geçtik. Diğer tarihî nehirlerin çoğu gibi önemsiz görünmekle beraber, bu nehir, Türk şarkılarında ve geleneğinde ölümsüzleşecek. Gelecek tüm yıllarda, pazarlarda rastlayacağınız ilginç hikayeciler, onun kayalık kıyılarında olup bitenlerin destanını anlatacaklar. Bu önemsiz görünüşlü nehir, Yunan taarruzunun zirve noktasını teşkil eden ve Kemal Paşa’nın ordusunun son bir ümitle gayretini gösterdiği ünlü Sakarya’ydı. Nehri geçtiğimiz noktanın pek yakınında, Yunanlılar geri atılmış ve taarruzları kırılmıştı. Fransa için Marne, italya için Piave neyse, yeni Türkiye için de Sakarya odur. O, ümit yıldızının doğduğu noktayı göstermektedir.

Daha ne olduğunu pek anlayamadan, kara bir duman örtüsü, bir şehrin değişmez ileri karakolu, uzakta göründü. Sonra, güneş ışığında dik ve beyaz duran tek tük cami ve minareler gördüm; az sonra Ankara’daydık. Demiryolu istasyonu şehrin eteklerinde olduğundan, kalacağım yere gitmek için, otomobille bir milden fazla yol almam gerekti.

Yolculuğun sıkıntılarına rağmen, trenden indiğimde bir çeşit heyecana kapıldığımı itiraf etmeliyim. Nihayet, belki de medeniyet tarihinde emsali olmayan bir başkentteydim. Önce Erzurum’da, sonra Sivas’taki geçici konaklamalardan sonra Kemalistler, hükümetlerini, Anadolu demiryolunun bir yol başındaki bu bakımsız, harap, yarı yanmış köyde kurmuşlardı. Ankara, tarihsel ilişkilerden yoksun değildi; bir defa haçlılar burada konakladıkları gibi, korkunç Timurlenk de ünlü bir savaşta Sultan Bayezid’i yenip esir alarak Doğuya götürmüştü.

Ankara, Garip Başkent

Nerdeyse bir gecede nüfus, onbinden altmışbine çıkmıştı. Türk parlâmentosuna verilen adla Büyük Millet Meclisinin doğusuyla birlikte, kabine, hükümetin bütün üyeleri ve millî yönetimine katılan pek çok insan gelmişti. Yunanlıların geçen yıl yenilgiye uğratılışına kadar Ankara, aynı zamanda Türk Ordusunun genel karargâhı ve başlıca ikmal üssüydü.

O zaman da, şimdi de Ankara, her Avrupa elçiliğinde geleceğine ilgi duyulan bir devletin başkentinden çok, ilk zenginlik dalgasını yaşamakta olan bir Batı madencilik kasabasına benziyordu. Her ev, hattâ oturulabilecek her delik, insanlarla dolup taşıyordu. Amerikan konsolosu Imbrie, bir yıl, hükümetin kendisine tahsis ettiği bir yük vagonunda oturmak zorunda kalmış; üstelik, bu uyduruk evi elinden kaçırmamak için bütün gücüyle uğraşmaya mecbur olmuştu. Dükkânlar ilkeldi ve bir Avrupalının gidebileceği gibi sadece iki restoran vardı.

Bildiğimiz anlamda otel yoktu. Otele en yakın şey, Türkçe anlamı ev olan, sözde han’dı. Yolcuların konakladığı ortalama bir Türk köy hanı, ortada avlusu olan beyaz badanalı bir yapıdan ibarettir; kervan sürücüleri, geceleri, katırlarını veya develerini bu avluya bağlayıp yukarı katta yerde yatarlar. Hanın kendine özgü bir havası ve gözle daha iyi görülebilir başka şeyleri vardır.

Eğer yeni Türk hareketine can veren vatanseverlik duygusu hakkında şüpheniz varsa, Ankara’ya gitmeniz bunu dağıtmaya yeter. Tasvir edilmesi hemen hemen imkânsız bir konforsuzluğun içinde, çoğu bir zamanlar Londra, Paris, Berlin, Roma veya Viyana’mn lüks ve rahatlığında yaşamış eski elçiler olan yüksek memurların, sabırla günlük görevlerini yapmakta olduklarını görürsünüz.

Neyse ki ben, Ankara’ya gelen her ziyaretçinin kaderi olan bu maddî konforsuzluğa karşı bir tür sigortalanmıştım. Kemal’in konutundan sonra, oturulmaya elverişli hemen tek yer, Yakın Doğu Yardım Misyonu mensuplarının kullanımı için yenilenmiş, son zamanlarda da Chester İmtiyazı temsilcilerine satın alınmış binaydı. İstanbul’dan ayrılmadan önce, burada kalmak için izin almıştım ki, bu birçok yönden Allahın bir lûtfuydu. Bir mucize kabilinden, fakat daha önemlisi, yerleri ovdurup yatakları havalandırttığım üç yaşlı Ermeni hizmetkâr sayesinde, haşerat tozuna ihtiyacım olmadı. Gerçekte, bunları beraberimde İstanbul’a geri getirdim ve daha çekici başka mallarla değiştirdim.

Chester İmtiyazından söz ederken, Ankara’da daha yarım gün geçirir geçirmez içime doğan şu çarpıcı gerçeği hatırlıyorum. En fakir kundura boyacısına varıncaya kadar herkes, sadece bu imtiyaz hakkında bilgi sahibi olmakla kalmıyor, aynı zamanda onu, Türkiye’nin gelişmesi ve zenginleşmesi için şaşmaz bir ilâç sayıyor. Bir Türk köylüsüne bu imtiyazı sorun; size bunun, gelecek ay çiftliğinin kenarından bir demiryolu geçmesi demek olduğunu söyler. Chester imtiyazcılarının, bir ekonomik dönüşümü gerçekleştirebilecekleri yolunda, körcesine ve âdeta insanın içine dokunan bir inanç var. Türkiye’nin her tarafında olduğu gibi Ankara’da da, Amerikalının şu anda en makbul yabancı oluşunun bir nedeni bu. Ancak Chester sorununun tümü, daha sonraki bir makalede ele alınacak.

Tercihin Sebepleri

Şimdiye kadar kendinize şu soruyu sormuş olmanız gerekir: Niçin Türkler, bu bakımsız kasabayı başkentleri olarak seçmişler? Cevap ilginç. İlki, savunma düşüncesi. Ankara, denizden iki yüz küsur mil uzaklıkta ve Yunanlıların ıstırapla keşfettikleri gibi, her istilâcı ordu ülkede yaşamak zorunda. Anî bir saldırı halinde bile, kaçış yolu sağlayan vahşi ve sarp geri bölgeleri var. Ama bu, sadece dış sebep.

Eğer konuştuğunuz Türk samimîyse, bu tecridin gerçek amacının, belki de hükümet personelini dalaverelerden uzak tutmak olduğunu söyleyecektir. İstanbul’da memur, gayrımeşru resmî işlemlerin alışılagelmiş oyun alanındadır. Milliyetçi Hükümet, bu geçiş döneminde işi şansa bırakmıyor. Ankara’yı seçen Kemal Paşa; bu tercihi, onun takdir gücü hakkında fikir veriyor.

Ankara’nın ana caddesi, kaldırmışız, düzensiz bir sokak; yakıcı güneş, sokağın bitmek bilmez toz ve gürültüsü üzerinde parlıyor. Bir ucunda, üzerinde beyaz yıldız ve hilâliyle kırmızı Türk bayrağı dalgalanan alçak, sıvalı bir bina var. Kemal’in kişiliğinden sonra, Türk Hükümetinin ruhu sayılabilecek olan şey, burada yer alıyor. Büyük Millet Meclisinin çalışma yeri burası. Kemal Paşa burada Başkan seçilmiş, Lozan Andlaşması burada onaylanmış.

Büyük Millet Meclisinin bütün parlâmentolar arasında bir eşi yok; şu nedenle ki, aynı zamanda milletin yürütme gücünün de başı olan kendi başkanını seçmekle kalmıyor, fakat başbakan da dahil olmak üzere, hükümetin bütün üyelerini de seçiyor. Bu usûle göre bir hükümet, İngiltere veya Fransa’da olduğu gibi, başbakan güvenoyu alamadığı zaman düşmez. Eğer bir vekil istenmiyorsa, yasama organınca görevden alınır, yerine bir yenisi seçilir ve hükümet işleri, kesintiye uğramaksızın devam eder. Meclis üyeleri, şüphesiz, halk tarafından seçilmişlerdir.

Bütün bunlar, konuya giriş niteliğinde. Artık Kemal’in sahasındaydım ve şimdi işim onu görmekti. Bir Çarşamba günü öğle vakti Ankara’ya varmış ve hemen Reşat Beyi, kendisine Amiral Bristol’dan bir takdim mektubu getirdiğim Başvekil Rauf Beye göndermiştim. Lozan’daki kriz nedeniyle kabine, hemen sürekli toplantı halindeydi ve onu ancak ertesi sabah saat dokuzda görebildim.

Sıvalı, küçük, yetersiz döşenmiş, fakat baş sakininin kişiliği sayesinde canlı bir bina olan Hariciye Vekâletinde kendisiyle üç saat geçirdim. Denizci bir Başbakan olan Rauf Bey -kendisi Türk Donanmasında amiraldi- bir denizcinin samimî, açıksözlü, sağlam tavırlarını taşıyordu. Üstelik, kabinenin İngilizce bilen tek üyesiydi; bana, 1903’te Beyaz Saray’da Roosevelt’i ziyaret ettiğini söyledi. İngilizlerin 1920’de Malta’ya sürdükleri ileri gelen Türklerden biriydi. Bana söylediğine göre sürgündeki tek tesellisi, denizci arkadaşlarından arasıra kendisine ulaşan Saturday Evening Post’tu. Bu dergileri o kadar etraflı okumuştu ki, onlardan uzun alıntılar yapıyordu. Benim General Smuts hakkındaki bir makalemle özellikle ilgilenmişti; Smuts’un self-determinasyon’la ilgili düşünceleri, yeni Türk politikasının şekillenmesine yardımcı olmuştu.

Ertesi gün öğleden sonra saat beşte Kemal Paşayı evinde görmek üzere randevuyu bana Rauf Bey aldı. İlk plâna göre, orada o akşam ikimiz birlikte yemek yiyecektik. Daha sonra bu değişmiş, çünkü Rauf Beyin sözleriyle “Gazinin kayınları kendisine misafir, ev kalabalık”. ‘Kayınlar’ (in-laws) deyimini kullanmasından, Rauf Beyin Batı deyimlerine ne kadar çabuk adapte olduğunu görebilirsiniz.

Başvekilin Gazi’den söz etmesini açıklamak gerek. Genellikle Ankara halkı, Kemal’den Paşa olarak söz eder. Okumuş Türkler ise, onun için daima, daha sonraki unvanı olan Gazi unvanını kullanırlar; Meclisin oyuyla verilmiş olan bu unvan, Türkçede “fatih” anlamına geliyor. Fatih Mehmet’in İstanbul kapılarını çökertip Boğazda İslâmiyet çağını açtığı o tarihî 1453 gününden bu yana, bu azametli unvan, sadece üç kişiye verilmiş. Biri, Plevne kahramanı Topal Osman Paşa; ikincisi, 90’ların sonlarına doğru Yunanlıları hezimete uğratan Muhtar Paşa; üçüncüsü de, Mustafa Kemal.

Ayın onüçü Cuma günüyle birlikte, Kemal’le uzun zamandır beklediğim mülakat da geldi. Kendisi, Ankara’dan yaklaşık beş mil ötede bir çeşit yazlık yeri olan Çankaya’da, Türklerin villâ dedikleri bir köşkte oturuyordu. Ankara’da otomobil az olduğu için, bir nakliye aracıyla gitmek zorunda kaldım. Reşat Bey de benimle geldi ama, Kemal’le konuşmamızda hazır bulunmadı.

Gazi’nin Konutu

Kemal’in konutuna yaklaştıkça askerlere rastlamaya başladık; ilerledikçe, bunların sayıları arttı. Bu askerler, Kemal’in hayatını korumak için alınan birçok tedbirlerden biriydi; çünkü kendisi, her an kızgın bir Yunanlı veya Ermeni tarafından öldürülme tehlikesindeydi. Onu öldürmek için birkaç teşebbüste de bulunulmuş, bir seferinde yanındaki bir Türk subayı, suikastçı tarafından ağır yaralanmıştı.

Az sonra, yeşil bir tepe üzerinde, düzenli bir bahçe ve badem ağaçlarıyla çevrili, cephesi kırmızı, güzel bir beyaz taş bina göründü. Sağda daha küçük bir taş evcik vardı. Daha önce buraya gelmiş olan Reşat Bey, bunun Türk milletince Kemal’e hediye edilmiş ev olduğunu söyledi. O söylemeseydi de, nöbetçilerin sıklaşmasından bunu anlayabilirdim. Giriş kapısına vardığımızda bir çavuş bizi durdurup ne işimiz olduğunu sordu. Reşat Bey, adama, Gazi ile randevum olduğunu söyledi; o da, kartımı alıp içeri götürdü.

Çavuş birkaç dakika sonra dönerek bizi beraberinde küçük taş evciğe götürdü; Kemal burayı kabul odası olarak kullanıyordu. Burada, Gazi’nin kayınpederi olan Muammer Uşakî Beyi gördüm; kendisi, İzmir’in en zengin tüccarı, aynı zamanda New York ve New Orleans pamuk borsalarının ilk Türk üyesiydi. Amerika’yı sık sık ziyaret etmiş olduğundan ingilizce biliyordu. Kemal’in kabine toplantısında olduğunu ve beni az sonra göreceğini söyledi.

Kemal’in Çelik Gözleri

Tam Muammer Beyle Türkiye’nin ekonomik geleceği hakkında bir tartışmaya başlamıştım ki, Kemal’in yaveri, hâkî üniformalı, iyi giyimli genç bir teğmen içeri girerek, Gazi’nin beni görmeye hazır olduğunu söyledi. Onunla birlikte küçük bir avludan ve dar bir geçitten geçtik ve kendimi esas konutun kabul salonunda buldum. En makbul Avrupa stilinde döşenmişti. Bir köşede bir kuyruklu piyano vardı; onun karşısında, birçok ciltleri Fransızca bir sıra, dolu kitap rafı bulunuyordu; duvarlarda da başka hediye kılıçlar asılıydı.

Bitişik odada, geniş yuvarlak bir masa etrafında oturmuş, hızlı hızlı konuşan bir grup insan görüyordum. Bu, toplantı halindeki Türk kabinesiydi ve Lozan’dan gelen son telgrafları tartışıyorlardı; Hariciye Vekili ve kabinenin orada bulunmayan tek üyesi olan ismet Paşa, bir gün önce, Chester imtiyazı ve Türk dış borçları hakkındaki Türk ültimatomunu vermişti. Ekonomik savaşın akıbeti, havadaydı.

Ben yaklaşınca Rauf Bey dışarı çıktı ve beni kabinenin toplandığı odaya götürdü. Grupla kısa bir tanışma oldu. Ama benim gözlerim tek bir kişinin üzerindeydi. O da, masanın başındaki yerinden kalkıp elini uzatarak bana doğru gelen uzun boylu kişiydi. Kemal’in sayısız resimlerini görmüş olduğumdan, görünüşüne aşinaydım. O, insanlara ve meclislere hâkim olacak tipteydi: Bir defa, hemen hemen 1.80’lik boyu, mükemmel göğsü, omuzları ve askerce tavrıyla insanı etkileyen fizik yapısıyla; sonra, bir insanda gördüğüm -ki ben, merhum J.P. Morgan, Kitchener ve Foch’la görüşmüştüm- en dikkate değer gözlerin esrarengiz kudretiyle. Kemal’in gözleri, çelik mavisi, sert, taş gibi, affetmez olduğu kadar nüfuz ediciydi.

Pek az kişi, Kemal’i gülerken görmüştür. Kendisiyle geçirdiğim ikibuçuk saat içinde hatları, ancak bir defa bir parça gevşer gibi oldu. Demir maskeli bir adama benziyordu; maske de, onun tabiî yüzüydü. Onu üniformalı göreceğimi zannediyordum. Oysa, çizgili gri pantolon ve rugan ayakkabılarla siyah bir jaketataydan oluşan çok şık bir kıyafet içersindeydi. Kanat yaka ve mavili sarılı bir kravat taşıyordu.

Rauf Bey, kabine odasında beni Kemal’e takdim etti. Mûtad selamlaşmaları Fransızca olarak teati ettikten sonra, şöyle dedi: “Belki, konuşmak için bitişik odaya geçip, kabineyi tartışmalarıyla başbaşa bıraksak daha iyi olur.” Bunları söylerken bitişik salonu gösterdi. Rauf Bey sağımda, Kemal solumda, küçük bir masaya oturduk. Efendisinden daha az şık olmayan bir erkek hizmetkâr her zamanki gibi koyu Türk kahvelerini ve sigaraları getirdi. Mülakat başladı.

Gazi, Fransızca ve Almanca bilmekle beraber, bir tercüman aracılığıyla Türkçe konuşmayı tercih ediyordu. Ben, gene sözde Fransızcamla, onunla tanışmaktan duyduğum büyük memnuniyeti ifade ettikten sonra, Rauf Bey araya girerek, büyük adamın kendi diliyle konuşmasının belki en iyisi olacağını söyledi. Bunda mutabık kalındı ve o andan itibaren Başvekil, tercümanlık yaptı.

Kemal, nasılsa, benim Ankara yolculuğumun başına gelen güçlükleri ve gecikmeleri işitmişti. Ankara gibi bir yerde yönetimin etrafını saran güçlükler içinde böyle şeylerin olabileceğini söyleyerek hemen özür diledi. Sonra şunları ekledi: “Geldiğinize çok memnun oldum. Biz, Amerikalıları Türkiye’de görmek istiyoruz; çünkü özlemlerimizi en iyi onlar anlayabilirler.” Sonra, dobra dobra, kısa ve açık ifadesiyle, adetâ emir veren bir subay gibi, sordu: “Size ne söylememi istiyorsunuz?” “İlkin” diye cevap verdim, “bana, Amerikan halkı için bir mesaj verebilir misiniz?”

Bu, metodik bir soruydu; çünkü onun Amerikalılara karşı dostça duyguları olduğunu ve böyle bir sorunun, konuşmanın akışını serbestleştireceğini biliyordum. Bu, az konuşan kişilerle mülakat yaparken kullandığım ve konuşma dalgaları doğurmakta nadiren başarısız kalan bir manevraydı.

Washington İçin Takdir Duygusu

En ufak bir tereddüt geçirmeksizin -şunu da ekleyebilirim ki, bütün konuşma sırasında bir cevap için hiçbir zaman duraklamadı- şöyle dedi:

“Memnuniyetle. Birleşik Devletlerin ideali, bizim de idealimizdir. Büyük Millet Meclisinin 1920 Ocağında ilân ettiği Millî Misakımız, sizin Bağımsızlık Beyannamenize çok benzer. O, sadece, Türk ülkesinin istilâdan kurtulmasını ve kendi kaderimize hâkim olmamızı ister. Bağımsızlık, hepsi bu. O, halkımızın misakı, anayasasıdır ve ne pahasına olursa olsun, bu misakı korumaya kararlıyız.

Türkiye de, Amerika da, demokratik rejimlerdir. Gerçekten, şu andaki Türk Hükümeti, dünyadaki en demokratik hükümettir. Halkın mutlak egemenliğine dayanır ve onun temsilcisi olan Büyük Millet Meclisi, yargı, yasama ve yürütme organıdır. Kardeş demokrasiler olarak, Türkiye ile Amerika arasında en sıkı ilişkiler olmalıdır.

Ekonomik ilişkiler alanında Türkiye ile Birleşik Devletler, her iki taraf için de en büyük yarar sağlayacak şekilde, birlikte çalışabilirler. Zengin ve çeşitli millî kaynaklarımızın, Amerikan sermayesi için çekici olması gerekir. Biz, gelişmemizde Amerikan yardımını memnuniyetle karşılarız; çünkü bütün başka ülkelerin sermayesinden farklı olarak Amerikan parası, Avrupa milletlerinin bizimle ilişkilerine can veren siyasal entrikalardan uzaktır. Başka bir ifadeyle Amerikan sermayesi, yatırılır yatırılmaz bayrağını çekmeye kalkmaz.

Amerika’ya olan inanç ve güvenimizin somut bir delilini, Chester İmtiyazını vermek suretiyle gösterdik. Gerçekten bu, Amerikan halkına bir teveccühtür.

Hayatım boyunca, Washington ve Lincoln’ün hayat ve eserlerinden ilham aldım. İlk onüç devletle yeni Türkiye arasında ilginç bir benzerlik vardır. Sizin atalarınız, İngiliz boyunduruğunu kaldırıp attı. Türkiye de, üzerindeki bütün rüşvet ve yiyicilikle birlikte taşıdığı eski imparatorluk boyunduruğunu, daha da kötüsü başka milletlerin bencil müdahalelerini kaldırıp attı. Biz şimdi, yeni bir milletin doğuşuna şahit olan bir doğum sürecinin içindeyiz. Amerikan yardımıyla amacımıza ulaşacağız.”

Sonra, öne doğru eğilip, bütün mülakat sırasında yaptığı tek hareketle şunları söyledi: “Biliyor musunuz, Washington ve Lincoln niçin beni daima etkilemişlerdir? Söyliyeyim size. Onlar, sadece Birleşik Devletlerin şerefi ve kurtuluşu için çalıştılar; oysa, öbür başkanların çoğu, öyle görünüyor ki, kendilerini tanrılaştırmaya çabaladılar. Kamu hizmetinin en yüksek şekli, bencil olmayan çabadır.”

Bunun üzerine sordum: “Sizin için devlet yönetiminde ideal nedir? Başka bir deyişle, Pan-İslâmizm ve Pan-Turanizm fikirlerine hâlâ inanıyor musunuz?”

“Kısaca söyleyeyim” dedi. “Pan-İslâmizm, din ortaklığına dayanan bir federasyon demekti. Pan-Turanizm ise, ırka dayanan aynı çeşit bir çaba ve ihtiras ortaklığını temsil ediyordu. Her ikisi de yanlıştı. Pan-İslâmizm fikri, asırlar önce Viyana kapılarında, Türklerin Avrupa’da ulaştıkları en kuzey noktada öldü. Pan-Turanizm de, Doğu ovalarında mahvolup gitti.

Bu hareketlerin her ikisi de yanlıştı; çünkü, kuvvet ve emperyalizm anlamına gelen fetih fikrine dayanıyorlardı. Uzun yıllar emperyalizm, Avrupa’ya hâkim oldu. Ancak emperyalizm ölüme mahkûmdur. Bunun cevabını, Almanya’nın Avusturya’nın, Rusya’nın ve geçmişteki Türkiye’nin yıkılışında bulursunuz. Demokrasi, insan ırkının ümididir.

Bir Türkün ve savaş için yetişmiş benim gibi bir askerin böyle konuşması size garip gelebilir. Oysa, yeni Türkiye’nin temelindeki fikir aynen budur. Biz, zor kullanma, fetih istemiyoruz. Yalnız bırakılmamızı ve kendi ekonomik ve siyasal kaderimizi kendimizin tayin etmesine müsaade edilmesini istiyoruz. Yeni Türk demokrasisinin tüm yapısı, bunun üzerine kuruludur; şunu da ilâve edeyim ki, bu demokrasi, Amerikan düşüncesini temsil eder; şu farkla ki, siz kırksekiz devletsiniz, biz bir tek büyük devletiz.

Yüzlerce yıl boyunca Türk İmparatorluğu, Türklerin azınlıkta olduğu karmaşık bir insan yığınıydı. Daha başka sözde azınlıklarımız da vardı ve bunlar, sıkıntılarımızın büyük kısmının kaynağı olmuşlardı. Bu, ve eski fetih düşüncesi… Türkiye’nin gerilemesinin bir sebebi, bu güç yönetim işi yüzünden kendisini tüketmiş olmasıydı. Eski İmparatorluk çok büyüktü ve her an kendisini problemlere açık buluyordu.

Oysa, eski kuvvet, fetih ve yayılma fikri, Türkiye’de ebediyen ölmüştür. Eski İmparatorluğumuz, Osmanlıydı. Bu da, kuvvet ve zor demekti. Bu artık anlamını kaybetmiştir. Biz şimdi Türküz, yalnızca Türk. İşte bunun içindir ki, Woodrow Wilson’un gayet iyi ifade ettiği self-determinasyon idealine dayanan, Türklere ait bir Türkiye istiyoruz. Bu, milliyetçilik demektir ama, Avrupa’nın pek çok yerlerinde self-determinasyon’u engelleyen bencil türden bir milliyetçilik değil. Ne de keyfî gümrük duvarları ve sınırlar demek. Bizim milliyetçiliğimiz, ticarette açık kapıyı, ekonominin yeniden canlandırılmasını, bir vatanda beliren gerçek anlamda ülkesel bir vatanseverliği ifade eder. Kan ve fetihle dolu bunca yıldan sonra nihayet Türkler, bir anavatana kavuşmuşlardır. Bunun sınırları belirlenmiş, dert kaynağı olan azınlıklar dağıtılmıştır; işte bu sınırların içinde mevkiimizi korumak ve kendi kurtuluşumuz için çalışmak istiyoruz. Kendi evimizin efendileri olmak istiyoruz.”

Kemal’in Yapıcı Programı

Gene bana doğru eğildi ve keskin, kesik kesik üslubuyla şunları söyledi: “Biliyor musunuz, Avrupa’da barışı ve yeniden inşayı engellemiş olan şey nedir? Sadece şu: Bir milletin diğerine müdahalesi. Daha önce bahsettiğim, haris, bencil milliyetçiliğin bir parçası. Bu, ekonominin yerine siyasetin geçmesi sonucunu doğurmuştur. Alman tamirat tazminatı kördüğümü, bunun yalnızca bir örneğidir. Küçük çaplı siyaset, dünyanın baş belasıdır.

Bizim güçlükle kazandığımız Türk bağımsızlığını engellemeye çalışan, milliyetçiliğimizi kötüleyen, bunun doğu komşularımızı fethetme arzusunu maskeleyen bir kamuflajdan ibaret olduğunu söyleyen, ekonomiyi yönetecek yetenekte olmadığımızı ileri süren milletler var. Bakalım, göreceğiz. Yeni Türkiye’nin ilk ve en önemli düşüncesi, siyasal değil, ekonomiktir. Biz, dünya üretiminin de, tüketiminin de bir parçası olmak istiyoruz.”

“Birleşik Devletler, sizin bu yeni Türkiye’nize somut olarak ne gibi yardımlarda bulunabilir?” diye sordum.

Solumdaki sarışın dev, “birçok şeyler” dedi. “Türkiye, temelde bir tarım ülkesi. Başarı veya başarısızlığımız tarıma bağlı. Canlandırma programında başlıca üç faaliyet önde geliyor. Bunlar, tarım, ulaştırma ve sağlık; çünkü köylerimizdeki ölüm oranı, dehşet verecek kadar yüksek.

İlkin tarımı alalım. Birincisi, tarım okulları açmak ki bunda Amerika yardımcı olabilir, ikincisi traktör ve diğer modern tarım makinelerine yer vermek suretiyle, tamamen yeni bir tarım bilimi geliştirmek zorundayız. Pamuk gibi yeni ürünleri geliştirmemiz, tütün gibi eski ürünleri de yaygınlaştırmamız gerekiyor, ister karayolunda, ister çiftlikte olsun, motor bizim ilk yardımcımız olacaktır.

Ulaşım da aynı derecede hayatîdir. Dünya Savaşından önce Almanlar, Türkiye’nin ulaşımı için kapsayıcı bir plân hazırlamışlardı; ancak bu, ülkenin onlar tarafından ekonomik bakımdan sömürülmesi fikrine dayanıyordu. Almanlardan kurtulduğumuza memnunum; benim açımdan da, hiçbir zaman bu otoriteyi tekrar ele geçirebilecek değillerdir. Çok ihtiyaç duyduğumuz demiryollarımızı geliştirmek için gözlerimizi Amerika’ya çevirdik. Onlara Chester İmtiyazını vermemizin bir sebebi bu. Bu imtiyazın bizim için ne ifade ettiğini Amerikalıların anlayacaklarını ümid ediyorum. Bu, sadece yeterli bir ulaşım değil, aynı zamanda yeni limanların inşası ve millî kaynaklarımızın, özellikle petrolün işletilmesi ümididir.

Sağlık konusunda zaten, kabinemizin bir unsuru olarak, bir Sağlık Bakanlığı kurduk; çocuk ölümlerini önlemek için her türlü çaba gösterilecektir. Bu konuda da gene Amerika yardımcı olabilir.

Ekonomiden söz ederken, yeni Türkiye için hayatî önem taşıyan başka bir soruna da değineyim. Geçmişte Türkiye’nin trajedisi, büyük Avrupa devletlerinin, onun ticarî gelişmesi konusunda birbirlerine karşı olan bencil tutumlarıydı. Bu, büyük imtiyazlar koparma oyununun kaçınılmaz sonucuydu. Devletler, ahır yemliğindeki köpekler gibiydiler; kendi istediklerine ulaşamadıkları zaman, rakiplerini de bundan uzak tutmaya çalışıyorlardı. Yıllardır Çin’de olup bitenler de aynen böyledir; ancak onlar, Türkiye’yi Çin’e çeviremeyeceklerdir. John Hay tarafından ortaya atılmış bulunan, herkese açık kapı ve herkes için fırsat eşitliği üzerinde ısrar edeceğiz. Eğer Avrupa devletleri bu usûlden hoşlanmazlarsa, bunun dışında kalabilirler”.

Bundan sonraki sorum şuydu: “Dünyanın bugünkü hastalığı için ilâcınız nedir?” Hemen cevapladı: “Aptalca şüphe ve güvensizlik değil, akıllıca işbirliği”.

“Milletler Cemiyeti bir çare mi?” diye devam ettim. “Hem evet, hem hayır” dedi Kemal. “Cemiyetin hatası, bazı milletleri yönetmek, diğer milletleri de yönetilmek üzere ayırmış olmasıdır. Wilson’un self-determinasyon fikri, garip şekilde ortadan kalkmış görünüyor”.

Kemal’e, Türkiye’nin Milletler Cemiyetine girmesine taraftar olup olmadığını sorduğumda, şu cevabı verdi: “Şarta bağlı; ancak şu andaki işleyiş şekliyle Cemiyet, bir deneme niteliğini sürdürmektedir”.

Şunu söylemekle bir sırrı açığa vurmuş olmuyorum ki, Kemal, Alman entrikası yüzünden ülkesine çok pahalıya mal olmuş bulunan Büyük Savaştan çok daha önceleri, İstanbul’daki Alman entrikalarına sürekli şekilde karşıydı. Almanlarla ilgili herşeye karşı şiddetli muhalefeti yüzünden, savaş sırasında hükümetin kontrolünü Talât Paşa ile paylaşan Enver Paşa, onu ordu hizmetinde harcayıp kurtulmaya çalışmıştı. Oysa Enver, Kemal’in kariyerini sona erdirecek yerde, ona Türkiye’yi kurtarma ve kendisini millî kahraman yapma fırsatını vermişti.

Evrensel ilgi çeken bir konuda, Türk kadınının kurtuluşu konusunda Kemal’in kesin fikirleri var. Yalnız peçenin kesinlikle yasaklanmasına taraftar olmakla kalmıyor, kadının kamusal hayatın bir parçası olmasını da istiyor. Bu konudaki görüşleri şöyle:

“Kadınlarımız, eğitimde ve çalışmada erkeklere eşit olmalı. İslamiyetin en eski günlerinden beri, kadın bilginler, yazarlar, hatipler ve bunun gibi okul açıp ders veren kadınlar olmuştur. Hatta İslam Dini, kadınlara, kendilerini erkeklerle aynı derecede eğitmelerini emreder. Yunanlılarla olan savaşta Türk kadınları, cephedeki erkeklerin yerine geçerek evlerinde her türlü işi yapmış, hattâ ordunun ikmal ve mühimmat taşınması işini üstlenmişlerdir. Bu, gerçek bir sosyolojik prensibin, yani toplumu daha iyi ve daha güçlü kılmak için kadınların erkeklerle işbirliği etmesi gerektiği prensibinin bir sonucu olmuştur.

Türkiye’de kadınların hayatlarını tembellik ve aylaklık içinde geçirdikleri sanılmaktadır. Bu bir iftiradır. Büyük şehirler hariç, Türkiye’nin tümünde kadınlar, erkeklerle yanyana tarlalarda çalışmakta ve genel olarak millî çalışmaya katılmaktadırlar. Sadece büyük şehirlerde Türk kadınları kocalarınca kapatılmaktadır. Bu da, kadınlarımızın, dinin emrettiğinden daha fazla örtünüp kapanmalarından ileri gelmektedir. Gelenek, bu noktada fazla ileri gitmiştir.”

Bütün mülakat sırasında, sözlerini vurgulamak için öne doğru eğildiği iki an dışında Kemal, koltuğunda dimdik oturmuş ve sürekli olarak sigara içmişti. Bu taş gibi hatlarda en ufak bir yumuşama belirtisinin görüldüğü tek an, konuşmanın sonunda az çok kişisel nitelikte meseleleri tartışmaya başladığımız zamandı; kendisine, evlenmemiş olduğumu, çünkü çok seyahat ettiğimi ve hiçbir kadının böyle sonu gelmez bir faaliyete tahammül etmeyeceğini söyledim. Bunun üzerine, “Ben de, ancak son zamanlarda evlendim” dedi.

Bayan Kemal

Bu, doğal olarak, bizi Kemal’in hayatındaki romansa götürüyor. Bütün diğer demir adamlar gibi, onun da hassas bir noktası var; Bayan Kemal’e rastlayınca, onun nasıl olup da teslim olduğunu anladım. Tüm hikâyeyi ilk ağızdan ve aşağıdaki şekilde işittim:

Mülakatın ortasındayken hizmetkâr içeri girdi ve Kemal’in kulağına birşey fısıldadı. Kemal derhal döndü ve gururla “Bayan Kemal geliyor” dedi. Birkaç saniye sonra, şimdiye kadar rastladığım en çekici Türk Kadını odaya girdi. Orta boylu, tam doğulu yüzlü ve parlak siyah gözlüydü. Her hareketi zerafetin ta kendisiydi. Kemal, beni eşine Türkçe olarak takdim etti. Kendisine Fransızca hitap ettim ve mükemmel bir Ingilizceyle cevap verdi; aslında, İngiliz aksanıyla konuşuyordu. Bunun sebebi de, okul hayatının bir kısmını İngiltere’de geçirmiş olmasıydı. Daha sonra Fransa’da okumuştu. Bayan Kemal hemen masanın yanındaki koltuğa oturdu ve eşiyle karşılıklı görüşmemi ilgiyle izledi.

Onun gelişinden az sonra Kemal, kabinenin hâlâ toplantı halinde olduğu bitişik odaya çağrıldı; onun yokluğu sırasında Bayan Kemal, bana hayat hikâyesini anlattı; bu, seçkin kocasının daha zahmetli kariyerinin hikâyesini, çekici şekilde tamamlıyordu. Daha önce bahsetmiş olduğum gibi, babası, uzun yıllar Türkiye’nin ekonomik başkenti olan İzmir’in en zengin tüccarı. Kendi ismi Latife. Buna, Türkçede evli veya bekâr bayan anlamına gelebilecek “hanım” kelimesini eklemek gerek. Böylece, evlenmeden önceki ismi Latife Hanım’dı. Eğer şimdi tam evlilik ismini kullanırsa, Latife Gazi Mustafa Kemal Hanım “olması gerekir.

Yunan Savaşının ilk günlerinde kâh Paris’te kâh Londra’daydı. 1921 güzünde, o zaman Yunanlıların elinde olan İzmir’e geri döndü; Yunanlılar babasını hapsetmişlerdi, daha sonra kendisini de Türk casusu olma iddiasıyla tutukladılar. Kapıda iki Yunan askerinin nöbetçiliğinde kendi evinde göz hapsine mahkûm oldu. Burada üç ay geçirdi. Bir gün Yunan nöbetçileri ansızın ortadan kayboldular. Ortada, hızlı çekilişin telâş ve gürültüsü vardı; ertesi sabahın erken saatlerinde muzaffer Türkler İzmir’e girdiler. Birkaç gün sonra Kemal de gelip ordularının başında muzafferane İzmir’e girdi. Bundan sonrasını Lâtife Hanımın kendi saf kelimeleriyle anlatayım:

“Mustafa Kemal’le hiç tanışmamış olmakla beraber, onu İzmir’deki ikameti sırasında bizim misafirimiz olmaya davet ettim. Cesaretini, vatanseverliğini ve liderliğini takdir ediyordum; davetimizi kabul etti. Memleketimizin yeniden inşası için ortak ideallerimiz olduğunu gördüm; daha sonra başka ortak şeylerimiz olduğunu da keşfettik. Çok geçmemişti ki, dostlarımızdan kırk elli kadarı eve çaya davet edildi. Müftü çağrıldı ve önceden hiçbir haber verme olmaksızın evlendik. Nikâh yüzüğümüzü daha sonra İsmet Paşa Lozan’dan getirdi.”

Bayan Kemal, kocasından samimî takdir duygularıyla söz ediyordu: “O, sadece büyük bir vatansever ve asker değil, aynı zamanda bencilliği olmayan bir liderdir” dedi. “Kurduğu hükümet sistemi, onsuz da işleyebilir. O, kendisi için asla hiçbir şey istemez. Kendi kaderine hâkim Türkiye idealinin yürüyeceğine emin olsaydı, her zaman çekilmeye istekli olurdu.” “Ben onun bir çeşit sekreteri görevini görüyorum. Yabancı gazeteleri onun için okuyup tercüme ediyorum; dinlenmek istediği zaman piyano çalıyorum; biyografisini de yazmaya başladım.”

“Eşinizin eğlenceleri nelerdir?” diye sordum. “Müziği sever; okuyacak zaman bulduğu zaman eski çağ tarihiyle meşgul olur” dedi. Sonra ayaklarımızın dibinde yerde sıçrayıp duran üç cilveli köpek yavrusunu göstererek ilâve etti: “Ona bu küçük köpekleri de aldım; onları çok sevdi.”

Oy Hakkından Önce Eğitim

Bayan Kemal’in, Türk kadınlarının geleceği konusunda kesin fikirleri var. Halide Hanım gibi o da, kadınların hürriyete kavuşmalarına kuvvetle inanıyor. Bu konuda şunları söyledi: “Türk kadınları için eşit haklara inanıyorum; bu, oy verme ve Büyük Millet Meclisine seçilme hakkı demek. Ama şuna da inanıyorum ki, eğitim, oy hakkından ve kamu hizmetinden önce gelmeli. Cahil köylülerin sırtına oy hakkını yüklemek saçma olur. Uzun vâdede, kadınlar için kadınlarca yönetilen okullarımız olmalı. Bunun, yavaş bir süreç olması kaçınılmaz. Peçenin kaldırılmasına taraftarım.”

Kitaplardan konuşmaya başladık. Bayan Kemal’in Longfellow’un büyük hayranı olmasına çok hayret ettim. Hayat İlâhisinin tümünü ezberden okudu. Keats, Shelley ve Byron’u ne kadar iyi bildiğini görmek de, benim için aynı derecede ilginçti.

Bu esnada Kemal döndü ve mülakatımız, bıraktığımız yerden tekrar başladı. Bitirdiğimizde akşam oluyordu ve gitmek zamanı gelmişti. Gazi’nin Ankara’da ele geçirdiğim bir fotoğrafını yanımda getirmiştim. 1920’nin ilk günlerinde çekilmişti. Baktığında, düşünceli şekilde, “bu bana gençliğimi hatırlatıyor” dedi. Fotoğrafı imzaladı ve isteğim üzerine iki başka resmini daha verdi.

Veda edildi ve ayrıldım. Gece olmaktayken Ankara’ya geri döndüm; aralıklarla süvari nöbetçilerince selâmlandım, zira karanlıkta Kemal’in güvenlik tedbirleri artırılıyordu; durgun havada borazan sesleri yansırken, güçlü ve hükmedici bir şahsiyetle, insanlar arasında eşi olmayan bir liderle tanışmış olduğumu idrak ettim.

Bundan sonra yapılması gereken şey, Kemal’in şu ana kadarki hayli kısa ve dolu hayatını anlatmak. O, bir küçük devlet memurunun oğlu ve kırküç yıl önce o zaman Türk Bayrağı altında olan Selanik’te doğmuş. Kemal’in kaderinde ordu vardı; yaşı gelince, Manastır’daki askerî okula girdi. Orduda iken çalışma arkadaşlarını, askerliğe karşı duyduğu gerçek aşkla etkiledi. Şimdi olduğu gibi, o zaman da bir milliyetçiydi. O günlerde bu, sapık bir düşünce sayılıyordu; çünkü Türkiye, din ve devletin kontrolünü saltanatta birleştiren çürümüş bir yönetimin pençesindeydi. Başka bir deyişle, sultan sadece hükümdar değil, aynı zamanda ulu halife olarak dinin de savunucusuydu.

Kemal’in eski askerlik günlerinden bir arkadaşının bana İstanbul’da söylediğine göre, 1908 İhtilâlini ve 1909 karşı ihtilâlini yapmış olan ve Enver Paşa’nm egemenliğinde bulunan İttihat ve Terakki Cemiyeti İktidarının zirvesindeyken, Türkiye’nin gelecekteki kurtarıcısı şunları söylemişti: “Bu politikacılar başarısız kalmaya mahkûmdurlar; çünkü ülkeyi değil, bir sınıfı temsil ediyorlar. Sadece siyasî saiklerle hareket ediyorlar. Birgün Türkiye’nin kurtuluşuna yardım edeceğim.” Napolyon gibi o da, kendisinin kaderin gönderdiği bir insan olduğuna inanıyordu; sonraki başarıları da bu eski inancını doğrulamıştı.

Kemal Çanakkale’de

Türkiye’de zeki subayların siyasetteki istikballerinin parlak olduğu bir dönemde Kemal’in mesleğine bağlı kalmış olması da ilginçtir. Trablus’ta İtalyanlara karşı savaşmakla birlikte, orduda isim yapmaya başlaması, ancak Dünya Savaşıyla olmuştur. Almanlara antipatisi dolayısıyla, şüphesiz, Türkiye’nin mihver devletleri yanında savaşa girmesine karşıydı. Bu yüzden derhal Enver Paşa’nın düşmanlığını çekti ve savaş yılları sırasında bu husumet daha da had noktaya ulaştı. Enver onu her yoldan küçümsemeye çalıştıysa da o, işten atılamıyacak derecede iyi bir askerdi. Bir ara, o zamanlar veliaht olan müstakbel Sultan VI. Mehmet’e Almanya’ya yaptığı resmî ziyarette refakat etmek üzere, geçici olarak cepheden ayrıldı.

Çanakkale savaşları öncesinde Kemal, piyade albayıydı. İngilizlerle Fransızların kötü bahtlı çıkarmalarını yapmalarından önce bile, kendisine Gelibolu’da bir komuta mevkii verilmişti. Kısa zaman sonra tümgeneralliğe yükseltildi -bu ona paşa unvanı kazandırdı- ve 19’uncu Tümenin komutasını üstlendi. Liman Von Sanders gözden düşdüğünde, yarımadadaki en yüksek rütbeli Türk subaylarından biri oldu.

Çoğu kimse, Çanakkale Seferinin, büyük ölçüde Kemal’in süratli karar verişi sayesinde başarısızlığa uğratıldığını bilmez. Avustralyalıların Anzak Plajına tarihî saldırılarını yaptıkları gün Kemal, tümenin en iyi alayına Anzak adı verilen Avusturalyalıların saldırmak üzere olduğu tepelerde tam teçhizatlı olarak manevra yapma emrini vermişti. Çıkarmanın yapıldığı ve kıyıdaki Türk birliklerinin yenilgiye uğradığı haberi kendisine ilk ulaştığında, bir yandan da bu hareketin sadece bir aldatmaca olduğu bildiriliyor ve buna karşı sadece bir tabur ayırması isteniyordu.

Kemal, ateşin niteliğinden ve ilerlemenin yönünden, bunun bir aldatmaca değil, ciddî bir saldırı olduğunu anladı. Teşebbüsü ele alarak derhal, geçit resmindeki her üç tabura, önceden kararlaştırılmış manevralarına girişmelerini emretti. Bunları, ikinci alayın tümü ile, Kemal’in bizzat yerleştirdiği ve yönettiği bir dağ bataryası izledi. Kemal, diğer tümenin komutanı ile daha ihtiyatlı üstlerini de işe sokmuş ve böylece durumu kurtarmıştı.

Dünya Savaşının sonunda Türkiye bitkin bir haldeydi. İngiliz Donanması Boğazdaydı; Sultan ve danışmanları da, Müttefiklerin elinde oyuncaktı. 1918’de Mondros Mütarekesi İmzalanıp Türkler teslim olduğunda Kemal, kahramanca bir mücadeleden sonra Türklerin ardçı kuvvetlerini kurtardığı Filistin’den daha yeni dönmüştü. Bundan sonra, Küçük Asya’da arta kalan Türk kuvvetlerine umumî müfettiş tayin edildi.

1919 Mayısında Yunanlılar, uzun zamandır göz diktikleri İzmir’i işgal ettiler. Bu akılsızca eylem hemen tamamen Lloyd George’un eseriydi ve İngiliz Başbakanı o zaman anlamamışsa da, kendisini iktidardan düşüren olaylar zincirinin ilk halkası buydu. Bu olay, nasıl Yunanlıların nihaî felâketinin ve Lloyd George’un nihaî düşüşünün başlangıcını ifade ediyorsa, aynı zamanda da Kemal’in büyük anının geldiğini anlatıyor. Yunanlıların İzmir’i işgalleri ve iradelerini vahşice hâkim kılmak istemeleri, sanki Türkiye’deki yeni milliyetçilik ateşini başlatan kıvılcım oldu.

Uzaklarda Erzurum’un ötesinde Kemal, terhis etmek ve silâhsızlandırmak üzere gönderildiği ordunun kalıntılarıyla beraberdi. İzmir ve civarındaki Yunan tecavüzlerinin haberi ve İstanbul’da birçok arkadaşlarının İngilizlerce sürülmesinin hikâyesi oraya ulaştığında; hareket zamanının geldiğini anladı. Terhis ve silahsızlandırma yerine, silâh ve gönüllüler için çağrıda bulundu; bunlarla ülkesini mutlaka yokedeceğine inandığı saldırıya karşı direnecekti. Programı Türkiye’nin yabancı hakimiyetinden kurtulması olan bir karşı hükümet örgütlendirmeye başladı. Kendisi hareketin başı ve cephesi olduğundan, taraftarlarına Kemalist denilmeye başlandı. Bu yeni milliyetçi hareketin ilk merkezi, Erzurum’du. Sonra Sivas’a, 1920 başlarında da Ankara’ya nakledildi.

Bu arada İstanbul’daki Padişah hükümeti, Müttefiklerin zoruyla, Kemal’e kesin dönüş emri göndermişti. Bunu reddedince kanun-dışı ilân edilerek ölüme mahkûm edildi. Bu, sadece onun artan şöhretini daha da yaygınlaştırdı. Kemal’in görevi iki yönlüydü: Bir aşama, “Yunanlıları kovma” biçiminde sloganlaşmıştı; diğeri, Milliyetçi Hükümeti geliştirmekti, her iki özlem de gerçekleştirildi. Bunlar, bir yandan askerî liderlik deha ve stratejisini, öte yandan da güçlü ve örgütlendirici devlet adamlığını gerektiriyordu. Kemal, bütün bu gerekli nitelikleri kendisinde toplamıştı.

Bu iki yıllık savaşın hikâyesini burada anlatacak yerimiz yok: Yunanlıların, Sakarya Nehrine, yani Ankara’nın kırk mil yakınına kadar gelmeleri, Kemal Paşa ve onun kadar zeki olan İsmet Paşa (kendisi meslekten bir diplomat değil bir askerdir) tarafından istilâcıların nasıl denize döküldükleri… Bu hikâye çok kez anlatılmıştır.

Türkiye’nin Yeni Anayasası

Bizi burada en çok ilgilendiren şey, Ankara’nın güçlük ve rahatsızlıkları içerisinde ve bizimki hariç bütün yabancı eller ona düşmanca kalkmışken Kemal’in kurduğu hükümet sistemidir. Bu, gerçekten, etkileyici bir demokrasi serüvenidir. Teknik bakımdan böyle adlandırılmamakla beraber, pratik açıdan tam anlamıyla bir cumhuriyettir. 1920’de Ankara’da Büyük Millet Meclisince kabul edilen Millî Misak’a göre Türkler, Amerikan Bağımsızlık Beyannamesinin paralelindedir. Misak, diğer hususlar arasında şunu da ilân etmiştir ki, “hayatımızın ve varolmaya devam edebilmemizin temel şartı, millî ve ekonomik gelişmemizin araçlarını sağlama konusunda, bütün diğer ülkeler gibi, tam bir bağımsızlık ve hürriyete sahip olmamızdır.”

Yeni Türk Anayasası, Temel Kanun adı verilen kanunda ifadesini bulmaktadır. Bu kanun, milletin egemenliğinin millette olduğunu ve halk tarafından seçilen Büyük Millet Meclisince kullanılacağını belirtmektedir. Savaş ve barış yetkisi, sadece bu meclise aittir. Meclis kendi başkanını kendi seçer (halen Kemal Paşa’nın işgal ettiği mevki); başkan, devletin en yüksek görevlisidir. Daha önce işaret ettiğim gibi, meclis kabine üyelerini de seçer. Türkiye’nin geçmiş tarihini düşündüğünüzde, bu yeniliklerden çok daha önemlisi, din ve devletin mutlak ayrılığıdır. Sultan sorunu bitmiştir.

Kişisel Nitelikler

Kemal’in alelade bir insan olmadığını şimdiye kadar anlamış olmanız gerekir. Kişiyi ve yöntemini incelediğinizde, onun hayret verici başarısının gerisinde iki niteliğin yattığını farkedersiniz. Biri, demir bir iradenin emrinde yürüyen şaşmaz bir gaye; öbürü, kamuoyuna karşı derin saygısı. Gerçi halkı ona tapmaktadır ama, o başlangıçtan itibaren attığı her adımda halkına danışmıştır. Bir öneride bulunmak istediği zaman kütlelere gitmekte ve halka görüşünü açıklamaktadır. Büyük Millet Meclisiyle olan ilişkileri de aynı niteliktedir.

Giyim ve muaşeret âdabı konusunda çok titiz olmasına rağmen, bütün hayatına dolambaçsız bir basitlik hakimdir. İlerleyen Yunanlılara karşı Türklerin son mukavemetini yönetmek için cepheye giderken arkasında bıraktığı tek belge, o zaman Büyük Millet Meclisinin Başkan Vekili olan Dr. Adnan Bey’e yazdığı şu kısa nottu:

“Büyük Millet Meclisi Başkan Vekiline: Ben cepheye gidiyorum. Yokluğum sırasında işlerimle meşgul olmanızı rica ederim.” Mustafa KEMAL, Büyük Millet Meclisi Başkanı

Enver Paşa’nın başarısızlığıyla Kemal Paşa’nın başarısını karşılaştırılanız, bunların strateji yönünden ne kadar farklı olduklarını görebilirsiniz. Enver, amacını gerçekleştirmek için dosdoğru gider; bir duvara çarptığı zaman onu yıkmaya çalışırdı. Sonunda yenik düştü. Kemal ise, bir engelle karşılaştığı zaman, onu aşana kadar sabırla bekler; genellikle de amaçlarına ulaşır. Şimdi sözünü ettiğim sabır, askerî kariyerinin zirvesini teşkil eden Sakarya’da ona büyük hizmet etmiştir.

Şu an için Kemal, halkının neredeyse çılgınca sevgisiyle birlikte, kendi başarı dizisinin onu getirdiği başdöndürücü yükseklikte emniyet içinde bulunuyor. Geçen Ağustosun ondördünde yeniden Büyük Millet Meclisi Başkanlığına seçildi. Ona verilmeyen tek bir oy vardı; o da ismet Paşa’ya verilmişti ve Kemal’in seçkin arkadaşını bu şekilde onore etmiş olduğu sanılıyordu.

Bu arada, sıkıntıları başlayacaktır. Halen, Müdafaa-i Hukuk Partisi olarak adlandırılan partinin hakimidir (aslında, bu partinin ta kendisidir); şimdi Halk Partisi olan bu partinin karşısında bir muhalefet hemen hemen yok gibidir. Ancak zamanla başka bir kanat mutlaka belirecek ve kaçınılmaz siyasal bölünme ortaya çıkacaktır.

Daha yakın ödev, bu ateşli ekonomik ve siyasal self-determinasyon formülünü, yeni Türkiye’nin bu Magna Charta’sını, kesin ve pratik realiteye tercüme etmektir. Gürültü, patırtı bitmiş, barış imzalanmıştır. Şimdi savaşın yaralarının sarılması gerekmektedir. Dolayısıyla, Kemal’in millî lider olarak gerçek sınavı, oniki yıllık nerdeyse kesintisiz savaşın getirdiği harabiyetten, düzen ve refah elde edebilmektedir.

Savaş meydanındaki ve toplum hayatındaki hayret verici başarısını, ekonomik kurtarıcı olarak da tekrarlayıp tekrarlayamıyacağını görmek için beklemek gerekir. Kader onun için ne saklıyorsa saklasın, o çoktan çağının tarihine kendisini büyük harflerle yazmıştır.(www.atam.gov.tr/dergi/turkiyenin-kurulus-yillarinda-bir-yabanci-gazetecinin-ankara-yolculugu-ve-ataturkle-gorusmesi)

Yazılarım kategorisine gönderildi | 23 NİSAN MİLLİ EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMIMIZ KUTLU VE MUTLU OLSUN için yorumlar kapalı

GALİP SAYILIR BU YOLDA MAĞLUP!

GALİP SAYILIR BU YOLDA MAĞLUP!

Dünkü referandumda Şanghay’daki Türkler’in yüzde 81, Muğla’daki hemşehrilerimin yüzde 69 oranında HAYIR dediği ortaya çıktı, fakat Türkiye genelinde yüzde 51 EVET çıktığı için, Demokrasiyi özümsemiş bir Vatandaş olarak, tabii ki yeni Anayasanın Ülkemize hayırlı olmasını diliyorum.

“Tek Adam Anayasası” için yapılan bu Halk oylamasında, neden HAYIR dememiz gerektiğini, dilim döndüğünce anlatmaya ve bu doğrultuda makul görüş beyan eden aydınların yazılarını sizlerle paylaşmaya çalıştım.

Ancak madem ki Milletimizin yarıdan bir fazlası EVET dedi, beis yok, ben yine kaldığım yerden Türkiye’nin kalkınmasına hizmet etmeye devam edeceğim.

Karakterim gereği, hayata her zaman bardağın dolu kısmından bakarım.

Sonuç hayır çıksaydı, Ülkemizin yaşadığı tüm sıkıntıların müsebbibi olarak hayır’cıları hedef göstereceklerdi, öyleyse bugün itibariyle artık önlerinde bir engel kalmadı demektir.

Eğer propagandalarında söyledikleri gibi, bu tek adam anayasası ile Türkiye’yi muasır medeniyetlere ulaştırırlarsa, demokrasimizi ve ekonomimizi geliştirip, Milletimizin refahını artırırlarsa, terörün kökünü kazırlarsa ve biz HAYIR’cıların da en az EVET’çiler kadar Türkiye sevdalısı yurttaşlar olduğumuzu unutmazlarsa, ben bunlardan sadece mutluluk duyar, Allah razı olsun derim.

Naçizane yürüttüğüm HAYIR kampanyasında ben kaybetmiş olsam da, yüzde 85 gibi yüksek bir katılım oranına ulaşan Türk Demokrasisi kazanmıştır.

Velhasılı ben, 59 yaşında, sorumluluk sahibi bir Türk Vatandaşı olarak, görevimi yerine getirmenin ve hayatım boyunca olduğu gibi, evimin önünü temiz tutmanın huzuru içindeyim.

Ne demiş şair; “galip sayılır bu yolda mağlup!”

Selam ve sevgilerimle.

Zafer KARADAĞ
www.harclik.net
17 Nisan 2017, Şanghay

Yazılarım kategorisine gönderildi | GALİP SAYILIR BU YOLDA MAĞLUP! için yorumlar kapalı

SON SÖZÜ AZİZ TÜRK MİLLETİ SÖYLEYECEK

SON SÖZÜ AZİZ TÜRK MİLLETİ SÖYLEYECEK

Aylardır süren referandum tartışmalarının sonuna geldik, bugün son sözü Aziz Türk Milleti sandıkta söyleyecek.

Sonuç ne olursa olsun, hayır diyenler ve evet diyenler yarın sabah yine el ele, Türkiye Cumhuriyeti’ni muasır medeniyetlere ulaştırmak için mücadeleye devam edecekler, çünkü hiç kimsenin gücü bizi bölmeye yetmez!

Ben geçen Pazar günü Şanghay’da oyumu kullandıktan sonra yaptığım samimi çağrıyı bir kez daha tekrar ediyorum;

“Lütfen 16 Nisan’da sizler de mutlaka sandığa gidin ve kararınız hayır da olsa, evet de olsa, oyunuzu kullanın ve Türkiye’nin geleceğine sahip çıkın, size bu yakışır.” (www.facebook.com/photo.php?fbid=10154497115377717&set=pcb.10154497115557717&type=3&theater)

Bu tarihi referandumdan çıkacak sonucun, güzel Ülkemiz için hayırlı olmasını yürekten diliyorum.

Selam ve sevgilerimle.

Zafer KARADAĞ
www.harclik.net
16 Nisan 2017, Şanghay

Yazılarım kategorisine gönderildi | SON SÖZÜ AZİZ TÜRK MİLLETİ SÖYLEYECEK için yorumlar kapalı

BİZ GÖREVİMİZİ TAMAMLADIK, SIRA SİZDE

BİZ GÖREVİMİZİ TAMAMLADIK, SIRA SİZDE

Anayasa Referandumu için bugün Oğlumla birlikte, Şanghay Başkonsolosluğu’muzda oylarımızı kullandık, Ülkemize ve Milletimize hayırlı olsun.

Oy kullanma sıra numaramın 188 olduğunu gören arkadaşlarım, 88’in Çin’de çok uğurlu bir sayı kabul edildiğini bildikleri için, bugün çok şanslı olduğumu söylediler.

Ben bu şansımı güzel Ülkeme devrediyorum, inşallah Türkiye’miz için çok hayırlı bir referandum olur.

Lütfen 16 Nisan’da sizler de mutlaka sandığa gidin ve kararınız hayır da olsa, evet de olsa, oyunuzu kullanın ve Türkiye’nin geleceğine sahip çıkın, size bu yakışır.

Selam ve sevgilerimle.

Zafer KARADAĞ
www.harclik.net
9 Nisan 2017, Şanghay

Yazılarım kategorisine gönderildi | BİZ GÖREVİMİZİ TAMAMLADIK, SIRA SİZDE için yorumlar kapalı

“TARLADA İZİ OLMAYANIN, HARMANDA SÖZÜ OLMAZ”

“TARLADA İZİ OLMAYANIN, HARMANDA SÖZÜ OLMAZ”

Yüksek Seçim Kurulu’nun web sitesindeki (www.ysk.gov.tr) yurtdışı seçmen kütüğünde kaydı bulunan Türk Vatandaşları, daha önceki oylamalardan farklı olarak, Dışişleri Bakanlığımızın aşağıdaki açıklamasında da göreceğiniz gibi, hangi ülkede ve konsoloslukta kayıtlı olurlarsa olsunlar, yurtdışında sandık açılan ülkelerdeki herhangi bir temsilciliğimizde veya Türkiye’deki gümrük kapılarında oy kullanabiliyorlar.

Çin’de bulunan Vatandaşlarımız da, yarın (9 Nisan 2017)  Pekin’deki Büyükelçiliğimizde ve Şanghay, Guangzhou ve Hongkong’daki Başkonsolosluklarımızda oylarını kullanacaklar.

Bu vesileyle, Pekin’de, Wuhan’da, Shenzhen’de, Qingdao’da, Chongqing’de, Hongkong’da veya diğer şehirlerde ya da ülkelerde yaşayan, fakat yarın Şanghay’da olacak tüm Vatandaşlarımızı, bizlerle birlikte Şanghay Başkonsolosluğumuzda oylarını kullanmaya davet ediyorum.

Mustafa Kemal Atatürk’ün en değerli armağanı olan Türkiye Cumhuriyeti’nin ilelebet payidar kalması ve kayıtsız, şartsız Türk Milleti’ne ait olan egemenliğimize sahip çıkmak amacıyla, bize “Tek Adam Anayasası”nı dayatmaya çalışan bu ucube değişiklik için ben “HAYIR” oyu kullanacağım.

Ancak, oy kullanmak kutsal bir Vatandaşlık görevidir, kararınız hayır da olsa, evet de olsa, bu referandumda mutlaka oyunuzu kullanmanızı, böylece Ülkemizin geleceğine sahip çıkmanızı ve bu demokrasi şölenini Milletçe hep birlikte kutlamamızı diliyorum.

Unutmayın; “Tarlada izi olmayanın, harmanda sözü olmaz!”

Güzel Ülkemiz ve Aziz Türk Milleti için hayırlı bir referandum diliyorum.

Selam ve sevgilerimle.

Zafer KARADAĞ
www.harclik.net
8 Nisan 2017, Şanghay

***
From: T.C. Dışişleri Bakanlığı
Sent: Saturday, March 25, 2017 8:14 PM
To: zaferkaradag@gmail.com
Subject: Anayasa Değişikliği Halkoylaması

Sayın ZAFER KARADAĞ,

Anayasa Değişikliği Halkoylamasında yurtdışı temsilciliklerimizde 27 Mart-9 Nisan 2017 tarihleri arasında sandık açılacaktır. Sandık açılacak tarih aralığı ülkelere göre farklılık arzedebilmektedir.

Yurtdışı seçmenlerin yine 27 Mart-16 Nisan tarihleri arasında sandık açılan gümrük kapılarında da oy kullanmaları mümkündür.

Yurtdışı seçmen kaydınız olması halinde yurtdışında sandık açılan herhangi bir temsilciliğimizde veya gümrük kapılarında oy kullanabilirsiniz.

Yurtdışı seçmen kaydınızın olup olmadığını ve hangi temsilciliğimizde hangi tarihlerde ve adreste sandık açılacağını “www.ysk.gov.tr” adresinden öğrenmeniz mümkündür.

En iyi dileklerimizle,

Bu e-posta T.C. Dışişleri Bakanlığı tarafından zaferkaradag@gmail.com adresine gönderilmiştir.

Yazılarım kategorisine gönderildi | “TARLADA İZİ OLMAYANIN, HARMANDA SÖZÜ OLMAZ” için yorumlar kapalı

ZAFER KARADAĞ’IN RADYO HALİKARNAS’DAKİ KONUŞMASI

ZAFER KARADAĞ’IN RADYO HALİKARNAS’DAKİ KONUŞMASI

(Not: Bugün / 29 Mart 2017 Çarşamba günü, Muğla’mızın seçkin radyo kanallarından Radyo Halikarnas’ta, sayın Aycan Giritlioğlu tarafından sunulan “Referanduma Doğru” programında yaptığım konuşmanın yazılı metnini aşağıda okuyabilirsiniz. Z.K.)

* * *

Merhaba Aycan Bey, öncelikle “Referanduma Doğru” programınızın hayırlı olmasını diliyorum ve sizin aracılığınızla, değerli konuklarınıza, Radyo Halikarnas dinleyicilerine ve tüm Muğlalı hemşehrilerime Şanghay’dan selam ve sevgilerimi gönderiyorum.

Ben, 1985 yılından beri Türkiye’nin ihracatının artması için naçizane gayretler içinde olan ve 2004 yılında ailecek yerleştiğimiz Şanghay’da, Çin’e daha çok ihracat yapılması ve daha fazla Çinli turistin Ülkemizi ziyaret etmesi için çabalayan idealist bir işadamıyım.

Türkiye’yi muasır medeniyetlere ulaştırabilmemiz için, elbirliğiyle daha çok üretmemiz, daha çok ihraç etmemiz ve bence bir ihracat ürünü olan turizmi de mutlaka geliştirmemiz gerekiyor.

Bu bağlamda ben de, Karya adını verdiğim şirketimle birlikte, doğduğum o muhteşem topraklara borcumu ödemek için çalışıyorum. Şirketimizin adını merak eden Çinlilere de, Dünyanın 7 harikasından biri kabul edilen Mozole’yi Bodrum’umuzda inşa ederek insanlığa armağan eden öncü ve savaşçı Karyalıları anlatmaktan mutluluk duyuyorum.

Ayrıca sosyal sorumluluklar da üstleniyorum, örneğin yurtdışında yaşayan Türklerden güçlü bir Türk Diasporası yaratmak için kurulan DEİK Dünya Türk İş Konseyi’nde 7 yıl boyunca görev yaptım ve Asya-Pasifik Bölgesi Başkan yardımcısı olarak Çin, Japonya, Güney Kore, Moğolistan, Malezya ve Singapur’da yaklaşık 150 toplantıya katıldım.

Dolayısıyla Dünya nüfusunun yarısını barındıran Asya-Pasifik ülkelerinde faaliyet gösteren işadamlarımızın, öğrencilerimizin ve diğer Vatandaşlarımızın yaşadığı zorluklar ve bu ülkelerden bakınca Türkiye’nin nasıl göründüğü hakkında biraz bilgi sahibi oldum.

Referandum konusuna gelince…

AKP iktidarı 16 Nisan’da oylanacak olan Anayasa değişikliği paketini kendi seçmenine sanki bir lokummuş gibi sunuyor, onlar da değişmesi istenen maddeleri dikkatle incelemeden, yani sorgusuz sualsiz “Evet!” diyor.

Bu “Tek Adam Anayasası” bir lokuma benzetilebilir ama yenilir yutulur bir lokum değil de, Atatürk’ün bize bıraktığı en değerli armağan olan, Türkiye Cumhuriyeti’nin temeline konulmuş bir “dinamit lokumu” bu!

Eğer kabul edilirse, kayıtsız şartsız Milletimize ait olan egemenliğimiz, bir kişinin iki dudağı arasına teslim edilecek!

İşte bu yüzden Hayır! demek ve o lokumun fitilini kökünden koparıp atmak zorundayız!

Demokrasiyi bazıları gibi bir araç değil de, amaç kabul eden demokrat bir Muğlalı olarak diyorum ki, Atatürk’ün bile kabul etmediği o yetkiler bütününü, bir altın tepside tek adama sunan bu ucube değişikliğin Türkiye’ye istikrar değil, bilakis yalnızlık getireceği aşikardır, öyle olunca da ne üretim ve ihracatımızı artırabilir, ne yatırımcı çekebilir, ne de turizmimizi geliştirebiliriz.

AKP’nin referandum çalışmaları kapsamında 10 gün önce Hollanda’da Türkiye Cumhuriyeti’nin bir Bakanının önce gözaltına alınıp sonra da sınırdışı edilmesi, her Türk vatandaşı gibi, benim de gururumu incitti. O Bakan hangi partiye mensup olursa olsun, hepimizin Bakanıdır ve O’na yapılanlar hepimize yapılmış demektir, bu yüzden Hollanda’yı ben de şiddetle kınıyorum.

Tabii ki Bakanımızın sınırdışı edilmesi asla kabul edilemez ama buna zemin hazırlayan kendi siyasetçilerimizin yaptığı hataları ve hem Almanya ile hem de Hollanda ile yaşanan krizlerin hızla tırmanmasına sebep olan “Nazi ve Faşist” gibi ağır sözleri sarfetmiş olmalarını da göz ardı edemeyiz.

Onların bu fevri davranışlarının bedelini Almanya ve Hollanda’da yaşayan yaklaşık 4 milyon Türk vatandaşı daha şimdiden ödemeye başladılar ve ilk olarak, büyük zorluklarla elde ettikleri çifte vatandaşlık haklarını kaybetme riski ile karşı karşıya kaldılar.

Ben de 13 yıldır yurtdışında yaşayan bir işadamı ve danışman olduğum için, Hollanda krizinin yaşandığı gün hemen empati yapıp kendimi onların yerine koydum ve bu krize Çin penceresinden bakarak bir makale kaleme aldım.

“YUMURTAYI TAŞA VURSANIZ DA, TAŞI YUMURTAYA VURSANIZ DA, OLAN YUMURTAYA OLUR, TIPKI BUGÜN TÜRK MİLLETİNE OLDUĞU GİBİ!” başlıklı o yazımı, 1999 yılından beri harclik.net adresinde yayınlamakta olduğum Harçlık adlı kişisel web sitemde veya Facebook sayfamda okuyabilirsiniz. www.facebook.com/zafer.karadag/posts/10154422254202717

Çin’de yaşayan bir Türk işadamı olarak, Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurucusu Mao Zetung’un da örnek aldığı bir lider olan Atatürk’e duyulan saygıyı, sevgiyi ve hayranlığı okul kitaplarında da görebilmenin gururunu yaşıyorum.

Çinlilerin hem devlet başkanı, hem başbakanı, hem de bakanları var ve bu parlamenter sistemle Dünyanın en büyük 2. ekonomisi olmayı başardılar, demek ki Başbakanlık makamı lüzumsuz değilmiş.

Sadece bu çarpıcı örnek bile AKP’nin referandum için yürüttüğü “daha güçlü bir Türkiye için Evet” propagandasının, nasıl içi boş bir safsata olduğunu göstermeye yeter!

Açıkça ifade edeyim, Ankara’nın Hollanda ve Almanya’ya yönelik “nazi ve faşist” söylemlerine hiç şaşırmadım, çünkü Erdoğan’ın yıllar önce Çinlilere hitaben söylediği “soykırım” söyleminden itibaren her yıl daha geriye giden Türk-Çin ilişkileri aklıma geldi ve Almanya’daki 3,5 milyon ve Hollanda’daki 400 bin Vatandaşımızı düşünerek EYVAH! dedim.

Aycan Bey, Devletlerin dış politikasındaki hafıza çok güçlüdür, bu nedenle “diplomasi dili” diye adlandırılan konuşma ve yazı dilinde kabalık ve hele kabadayılık kesinlikle yoktur. Devlet adamlarının her hangi bir sözü söylemeden önce çok iyi düşünmeleri, adeta kılı kırk yarmaları şarttır, çünkü muhatap ülkeler günü gelince o lafları önünüze koyarlar.

Şimdi gelin bu olaylara bir de Çin penceresinden bakalım…

Başından beri Pkk’yı bir terör örgütü olarak kabul eden ve Türkiye’ye terörle mücadelede her zaman destek olan Çin Halk Cumhuriyeti, 15 Temmuz’da hain Fetö’cülerin darbe girişiminden hemen sonra tepki verip bir Bakanını Ankara’ya göndererek, Türkiye’ye Batıdan göremediği desteği en net biçimde gösteren bir dostluk ta sergilemiştir.

Buna karşılık Türkiye’nin geçtiğimiz yıllarda Çin’e yönelik sergilediği bazı davranışlara bakalım:
– Çin’deki Uygur olaylarına “soykırım” diyebilen Başbakan Erdoğan’ı
– Çin mallarının ithalatını engelleyeceğiz diyen Sanayi Bakanı Ergün’ü,
– TV kameralarının karşına geçip Çin mallarını kırıp dökerek, hatta yakarak şov yapan ve Çin mallarını aşağılayan ATO başkanı Aygün’ü,
– İstanbul caddelerinde gördükleri tüm çekik gözlüleri Çinli turist sanıp saldıran aklı evvelleri,
– Suriyeli mülteciler için Avrupa Birliği ile pazarlık yaparken, onları Türkiye’yi Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üye yapmakla tehdit edenleri ve son olarak
– 4 milyar Dolarlık füze ihalesini Çin kazandığı halde, onları 2 yıl oyaladıktan sonra, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in Antalya ziyaretine sadece 3 gün kala iptal ederek onur kırıcı bir davranış sergileyenler Ankara’daki zat-ı muhteremleri, vs…
unutmayan bir ülkeden söz ediyoruz.

Çinliler bu yapılanları asla unutmazlar, sadece unutmuş gibi davranırlar ama yeri ve zamanı geldiğinde de sessizce faturanızı keserler!

Alın size birkaç bariz örnek;
– Her geçen yıl, Türklere vize vermeyi daha da zorlaştırdılar, talep edilen Belediye onaylı davet mektuplarını temin etmek, deveye hendek atlatmaktan daha zor hale geldi,
– Resmi heyetle gelen işadamlarımızın kaldığı otellere gece yarısı gelip, pasaport kontrolü yaparak taciz etmeye başladılar,
– Çin’in bazı eyaletlerindeki otellere “Türklere oda vermeyin” diye yazılar gönderdiler,
– 3 yıl önce Çin’e yapılan 3,6 milyar Dolar ihracatı bile mumla arıyoruz çünkü ihracatımız 2,4 milyar Dolara düştü, yani o beğenmediğimiz 3,6 milyar Dolar bile bugün yapılabilenden %50 daha fazlaydı. Çin pazarına Türk mallarının ihraç edilebilmesi için herşeyden önce Çin’de güçlü ve saygın bir Türkiye imajı yaratmamız gerekiyor.
– Çinli turizm acentalarına “Türkiye’de güvenlik zafiyeti var, tur paketlerinizin satışını ve tanıtım reklamlarınızı durdurun” diye talimat veriyorlar. 2015 yılında 313.000 kişiye ulaşan Çinli turist sayısı 200 binin altına düştü ve bence daha da acısı maalesef Muğlamız o devasa Çin pazarından hak ettiğinden çok daha küçük bir pay alıyor.

Velhasılı, Ankara’dan “sıfır sorun” diye çıkılan yolda “sıfır komşu”ya ulaştık, o da yetmedi şimdi Avrupa ülkeleri ile düşman olduk. Daha dün; “Avrupa’ya vizesiz gideceğiz” masalları dinliyorduk, bugün bir Bakanımızın uçağına iniş izni dahi vermediler.

Eğer mazallah Çin’e de, Almanya ve Hollanda’ya yaptıkları gibi hakaretamiz davranışlarda bulunmaya kalkarlarsa, ihracattan, ticaretten çok daha büyük bir sorunla karşılaşırız. Böyle bir hata yapılırsa BOP çerçevesinde ABD, AB ve İsrail’in elbirliğiyle kurmaya çalıştıkları Kürdistan projesine Çin’in de destek vereceğini tahmin etmek için müneccim olmaya gerek yok, o zaman hem tarihi bir dostu kaybederiz, hem de o Kürdistan bataklığında yapayalnız kalırız!

Oysa “Bir kuşak, bir yol” projesi başta olmak üzere, hem Türkiye, hem de Çin için büyük önem arzeden pek çok işbirliği fırsatı önümüzde duruyor, her iki ülkeye yakışan, binlerce yıllık geçmişi olan tarihi dostluğu pekiştirmek ve güçlendirmektir.

13 yıldır Türkiye’nin ihracatını artırmak amacıyla katıldığım toplantılarda yaptığım konuşmalar, verdiğim röportajlar ve internette yayınlanan binlerce yazımın yanısıra, yoğun emek harcayarak hazırladığım iki proje olan; “Türk Ticaret ve Lojistik Merkezi” ve “Gen-Türk İhraç Ürünleri Fuarı ve Kongresi” projelerin de katkısıyla en az 10 milyar Doları yakalayabilirdik ama benim gibi AKP’ye biat etmeyenler ağızlarıyla kuş tutsalar bile, ne yazık ki fikirleri, tecrübeleri, projeleri ve samimi tavsiyeleri kaale alınmıyor.

Öte yandan, eğer Çin’de Muğla ve ilçelerinin tanıtımını yapmak ve popülaritesini artırmak amacıyla yürüttüğüm turizm çalışmalarım çerçevesinde hazırladığım ve 3 yıl önce Muğla’ya gelerek tanıtımını yaptığım; “Çin Festivali ve İhracat Fuarı” projemi hayata geçirebilseydik, her geçen yıl artan sayıda Çinli turisti Muğla’mızda ağırlayabilirdik, ama buna da kulak tıkadılar.

Bu defa “Muğla’yı Çin’de marka yapmak” gibi daha iddialı bir proje hazırladım, ancak bu bebeğin de ölü doğmaması için azami özen gösteriyorum. Benim için kalan hayatımın emeklilik projesi demek olan bu projeyi, kendi imkanlarımla hayata geçirmeye kararlıyım ve bu yüzden hazır olmadan önce risk almamak için kimseyle paylaşmayacağım.

Son söz olarak, Türkiye’nin bekası için hayati önem taşıyan 16 Nisan referandumundan HAYIR çıkması için çevremdekilerle uygar bir üslupla konuşmaya, kendi web sitemde, sosyal medyada ve üye olduğum gruplarda yazmaya devam edeceğim.

Bana engel olmak için baskı yapan, tehdit eden ve küfürler savuran o zavallılara da asla pabuç bırakmayacağım!

Selam ve sevgilerimle.

Zafer KARADAĞ
www.harclik.net
29 Mart 2017, Şanghay

Yazılarım kategorisine gönderildi | ZAFER KARADAĞ’IN RADYO HALİKARNAS’DAKİ KONUŞMASI için yorumlar kapalı

18 MART ÇANAKKALE ZAFERİ VE ŞEHİTLERİ ANMA GÜNÜ

18 MART ÇANAKKALE ZAFERİ VE ŞEHİTLERİ ANMA GÜNÜ

Türk Milleti’nin şanlı tarihindeki en parlak zaferlerden biri olan 18 Mart Çanakkale Zaferi’nin 102. yıl dönümünü gururla kutluyor, Gazi Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere, kanları ve canlarıyla bu kutsal toprakları bize vatan kılan tüm Şehitlerimizi ve Gazilerimizi şükranla, minnetle ve hürmetle anıyorum.

Bu anlamlı günde, değerli sanatçı Haluk Levent’in 18 Mart için hazırladığı ve Şehit Dedesine ithaf ettiği muhteşem bir “İZMİR MARŞI” performansını da paylaşmak istedim;

www.youtube.com/watch?v=CZwyCnrqbL8

Ayrıca,”ÇANAKKALE GEÇİLMEZ!” diyerek 7 Düvelin savaş gemilerini Boğaz’ın soğuk sularına gömdüğümüz, o kanlı savaştan geriye kalan bazı asker mektuplarını da aşağıya kopyalıyorum, okumanızı dilerim.

Selam ve sevgilerimle.

Zafer KARADAĞ
www.harclik.net
18 Mart 2017, Şanghay

* * * * *

ÇANAKKALE’Yİ EN İYİ ANLATAN MEKTUP

Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün de askeri tarihe adını altın harflerle yazdırdığı Çanakkale Savaşı’na ilişkin Genelkurmay’ın yayınladığı bir mektup dehşetin tüm izlerini taşıyor. İsimsiz er mektubunda çatışmalara ilişkin “Daha fazlasını görmek istemiyorum. Türk siperlerine ulaştığımızda her şeyin ve hepsinin deniz topçu atışıyla paramparça edildiğini, Türklerin orada burada üçerli dörderli üst üste yığıldığını gördüm. Burada bir Connaught Taburu var. Bir haftadır ölüleri gömüyorlar” ifadeleri yer alıyor.

Türkiye tarihinin en önemli zaferi ve dönüm noktası olarak kabul edilen 18 Mart Çanakkale Zaferi’nin bu yıl 102. yıldönümü. İtilaf Devletleri’ne karşı 1915–1916 yılları arasında muhteşem bir azim ve mücadele ile kazanılan Çanakkale Zaferi bugün yurt genelinde düzenlenecek törenlerle bir kez daha anılacak. Törenlerin heyecanına; hükümetinden, muhalefetine, gencinden, yaşlısına herkes ortak olacak. Savaşa ilişkin belgeseller törenlerde, filmler ise televizyonlarda gösterilecek. Savaşın tüm dehşeti zaferin tüm detayları anlamaya antılmaya çalışılacak. Çanakkale Savaşı, Mustafa Kemal’in ismini de tarihe altın harflerle yazdırdı.

ÖYLE BİR MEKTUP VAR Kİ…
Şimdiye kadar Çanakkale Savaşı’na ilişkin çoğu asker mektubu birçok belge ortaya çıktı. Birçoğu İtiliaf güçlerindeki Anzak askerleri tarafından kaleme alınan mektuplarda, çarpışmaların dehşetini ortaya koyan birçok tarihi detay yer buldu. Ancak aralarında öyle bir mektup var ki şimdiye kadar hiçkimse savaşı bu sözlerle anlatmadı. 15 Kasım 1915 tarihli 4. Müfreze 6. Bölük’ten isimsiz bir itilaf askerinin babasına yazdığı o mektup; “Sevgili Babacığım… Bir süreden beri Limni’deki hastanedeydim. Ateş hattına yeni döndüm. Dizanteri yüzünden çok zor günler geçirdim. Şimdi daha iyiyim.Savaşın bitmesini istiyorum. Artık canıma yetti. 1. Tugayın Tekçam mevkiine yaptığı taarruzu okumuşsundur. Ben de o taarruzda yer aldım. Daha fazlasını görmek istemiyorum. Türk siperlerine ulaştığımızda her şeyin ve hepsinin deniz topçu atışıyla paramparça edildiğini, Türklerin orada burada üçerli dörderli üst üste yığıldığını gördüm. Burada bir Connaught Taburu var. Bir haftadır ölüleri gömüyorlar.”

ZAFERDEN BİR AY ÖNCE YAZILDI
Genelkurmay Yayınları arasından çıkan “Çanakkale Muharebelerinin Esirleri/İfadeler ve Mektuplar” isimli eserde yer alan mektup imzasız. Yani kimin yazdığı bilinmiyor. Ancak mektup Müttefik kuvvetlerinin 7 Aralık 1915’te Suvla ve Anzak bölgelerinin tahliyesine karar vermesinden birkaç hafta önce yazılmış. Düşman kuvvetlerinin çekilmesi ise 12 Aralık 1915’te başladı. Bir haftada Anafartalar ve Arı Burnu tamamen boşaltıldı; bir ay sonra da İngiliz donanmasının Seddülbahir’den ayrılmasıyla Türkler savaşın galibi oldu.

BİRÇOK MEKTUP VAR
Arşivlerde savaşa dair tarihi belge niteliğinde birçok mektup var. İşte onlardan bazıları;

LANCE’DEN ANNESİNE MEKTUP
‘Sevgili Anneciğim; Bana göre, yarımadada pek çok şey yaşanmasına rağmen, bugüne kadar üç çok önemli olay oldu…” Çanakkale savaşlarında işgalci güçlerin saflarında savaşan Lance isimli bir asker annesine Gelibolu’dan yazdığı mektubuna bu sözlerle başlıyor. Osmanlı tarihinin Birinci Dünya Savaşı’ndaki en büyük zaferi olarak görülen savaş deniz ve kara çarpışmaları olmak üzere iki aşamadan oluşuyordu. 9 ay süren kara harekatında binlerce Osmanlı, İngiliz, Fransız, Hint ile Avustralya ve Yeni Zelanda askeri (Anzaklar) hayatını kaybetti. Lance kanlı çarpışmaları, özellikle de çıkarmayı anlatırken şöyle devam ediyor: ”Birincisi, tarihin uzun yıllar unutamayacağı çıkarma harekatı. İnsanın bunun değerini, muhteşemliğini ve mucizeviliğini anlayabilmek için çıkarmanın gerçekleştirildiği noktayı mutlaka görmesi gerekir. Elbette bu harekat çok iyi düşünülmüştü. İkincisi ise, geçtiğimiz 11 Mayıs’ta binlerce Türk’ün bizim hatlarımıza yaptığı karşı taarruzdu. Karşılaştırdığımızda bizim kayıplarımız çok azdı, tüm hat boyunca yaklaşık 500 kişi. Çıkarma harekatından bu yana üzerimize böylesine çok sayıda geldikleri ilk ve tek andı. Üçüncüsü ise 6. Takviye kuvvetimizin planladığı ve çok ağır kayıplar verdiği Tekçam taarruzuydu. Belki de bu harekata katılmadığım için çok şanslıyım. Tekçam’da hemen hemen en şiddetli muharebe yaşandı. Tanıdığım o kadar çok dostumu kaybettim ki… 12 Kasım 1915, Gelibolu, Lance’

‘YOLDAN BİR AN ÖNCE ÇEKİLMELİSİN’
Genelkurmay Yayınları arasından çıkan ‘Çanakkale Muharebelerinin Esirleri/İfadeler ve Mektuplar’ isimli eserde ‘B. Jamie’ isimli asker, 13 Ekim 1915’te Anzak koyunda ‘Sevgili Eric’ diye başladığı mektubunda savaşı şöyle anlatıyordu: ‘Senin sık sık savaşta olmanın daha doğrusu muharebede bulunmanın nasıl bir şey olduğunu merak ettiğini düşünüyorum. Gerçeği söylemek gerekirse Avustralya’da evde olmaya hiç benzemiyor. Pat pat pat diye her yerde makineliler çalışıyor, büyük top mermileri havayı acı, ince ve korkunç bir çığlık atarak yarıyor, büyük bir gürültü ile yere iniyor, toprağı parçalayıp kocaman çukurlar açıyor. Siperdeki Türklerle aramızdaki mesafe bazı yerlerde 18 metre kadar. Onlar da bizimle aynı şeyleri yapıyorlar. Bütün gün biz onlara onlar da bize bakıyor. Bazı özel günlerde onlar bizim vadideki siperlerimize her çapta top mermileri atarak hatları bozmayı ve mümkün olduğunca çok zarar vermeyi amaçlıyorlar. ‘Jack Johnson’ adını verdiğimiz büyük toplar 8-10 inç gibi çeşitli çaplarda. Mermilerinin havada gidişlerini duyabiliyor, bir sığınağa veya bir tünele girip patladıktan ve şarapnel parçaları yarımada üzerinde uçuşup dağıldıktan ve düşmesinden sonra tekrar açığa çıkıyor ve kaldığımız yerden devam ediyoruz. Bir de ’15’lik’ adını verdiğimiz küçük kardeşleri var, bunların çapı ise 75 milimetre. Bunlar hemen hemen tüfek mermileri gibi peş peşe geliyorlar, bunlar yağmaya başlar başlamaz yoldan bir an önce çekilmelisin.’

TÜRK ASKERİNDEN BİR MEKTUP
Milli Savunma Bakanlığı tarafından yayınlanan ve baskısı tükenen ‘Cepheden Mektuplar’ isimli kitapta, 24 Temmuz 1915’te bir bölük komutanın 4 askeriyle ilgili yazdığı mektupta bu net olarak görülüyor: Sabah güneşin doğmasıyla birlikte yüzlerce topun soğuk namlusundan müthiş seslerle çıkan mermilere asabiyetle yumruklarını sıkan askerin, düşman üzerine atılmak ve onları toprağa sermek için dört gözle bekletilen ileri hareketin emrini aldı. Gaziler’i takviyeye gidiyorduk. İlderesi, düşmanın yüzlerce mermisinin düştüğü yer olup buradan geçmek biraz tehlikeli ise de düşmandan intikam için bütün bedenleri titreyen askerim, din kardeşlerine yetişmeye mani olan her şeye bir alaka bakışla fırlayarak ileri atıldılar. Yol üzerinde her nasılsa düşman mermisinden ateş alan bir sandık cephane, yolu bütün bütün kapamış, dini, vatanı, milleti için yoldan geçmeye çırpınan bu Türk kalpleri, civardan tedarik ettiği kum torbalarını omuzlayarak yanan sandık üzerine hemen dördü birden atıldı. İki saniye sonra sandık, torbalar altında kalmış ve yolumuza mani olacak müşkülat ortadan kaldırılmıştı. Bu dört askerin cesareti ve fedakarlığı sayesinde İlderesi yolu açıldı. Tam zamanında Gaziler’de bulunan silah arkadaşlarına yetişmek mümkün oldu ise de Ethem Onbaşı ismindeki nefer bu vazifeyi yerine getirirken sol kalçasından şarapnel misketiyle yaralanarak şu sözleri söyledi. ‘Bir senedir kullandığım silahımla hunhar düşmana bir kurşun atmadan hastaneye gidiyorum. Bari benim intikamımı siz alın’ diye ellerime kapandı ve sulu gözlerinden yaşlar akıtarak ayrıldı.’

Yazılarım kategorisine gönderildi | 18 MART ÇANAKKALE ZAFERİ VE ŞEHİTLERİ ANMA GÜNÜ için yorumlar kapalı